Cuma, Eylül 10, 2010

..okumak..

Nedir bir romanda insanın gözyaşlarını çağıran şey?
Beynimin içini kaplayan renkleri mi yazarın her anlattığı detayın?
Fark etmeden o romandaki biri olmayı kabul edişim mi?
Yoksa düşüncelerini okuyamadığım romancınınsa yazmaya korktuğu hayatların, ve onların bilinmezliği yada çektikleri acı mı?
Sanırım olasılık dahilindeki hiçbir cevap, beynimin bir romana verdiği tepkiyi açıklayamaz, açıklayamayacak!

Khaled_Hosseini

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Bin türlü soru!

Ofisteyim. Öğrencilikten pat diye çıkıp çalışmaya başlamak çok kolay değil, çoook uzun zamandır kendimi çömez hissetmiyordum, bi parça da özlemişim aslında. Henüz sınırları keşfetmiş değilim... :)

işte, işe yeni başlayan birinin şakınlıkları...
-- Mail üzerinden tanıştığın birine şirinlik yapıcam derken gülen surat koymak laubali bi hareket midir?
-- Lavobaya gidince karşılaştığın ofis arkadaşınla ne konuşursun?
-- Dolu asansöre binip kapı önüne iliştiğinde ne tarafa dönersin?
-- Toplantı yapıp henüz tanıştığın kişinin ismini unutursan nasıl hitap edersin?
-- Kime hanım/bey dersin? ve neden?
-- Çalışmaya başlamadan önce 3 ay staj yapmışken fotokobi çekmeyi beceremezsen durumu hangi şirinliğe bağlayıp kotarırsın?
-- Herkesin bi anda toparlanıp konuşmaya başladığı bi konuyu en kestirme kimden öğrenirsin?
-- Soru sormanın sınırı nedir?
-- Herkes yemeklerden şikayetçi ve sen memnunsan durumu öğrencilikten yeni çıkmış olmaya mı damak zevkinin garipliğine mi bağlamalısın?
-- Sabah geç kaldığında herşey normalmış gibi mi davranmalısın mahcubiyetini mi göstermelisin?
-- Tüm İK işlemlerini halletmene rağmen hala biyerlerden bişeyler çıkacakmış hissinin üzerinden nasıl atarsın?
-- Hangi toplantı bilgisayarını götürüp işlerini halledebileceğin yoğunluktadır?
-- Gerçekten, içten teşekkür etmenin bi yolu yok mudur? Yalakalık ve soğukluk sınırı iş hayatında nerelerdedir?
-- Biri kendini tanıtmanı istediğinde ne kadar detay vermeli, ne demeli?
...

Uzar gider bu liste. Velakin güzel.

Salı, Ağustos 17, 2010

İstanbul-Ankara_____Ankara-İstanbul

06.08.10_9:20
İstanbul-Ankara yolunda 4000metreden aşağıya bakerken şunu farkettim. Birincisi; Çok küçüğüz, çok. İkincisi; köyler ne güzel görünüyor öyle. Özellikle ana yol üzerindekiler; yolun iki kenarında evler, bir küçük meydan ve meydanda bir cami. Bu kadar küçüksek niye sağımızla solumuzla bir değiliz? Niye komşularımıza hoş sohbet değiliz? Komşuluk önemli.

kendime not: Komşulara yemek yap! Aşure veya tatlı da olur.

+Ankara düzenli şehir!
+Mimarlık için güzel teorilerim var. Maketler, havadan görünen binalar...
+Oyun parkları şeker gibi.
+Bizi takip eden uçağın gölgesi.Uçağın bizi takip eden gölgesi. Bizi takip eden gölge, uçağın. Takip ede...
+Yükseklerde değil ama inerken hissedilen hız. Tutku.
+Mutluluk. Pilot Gökhan Eraslan ve Kabin şefi (ne olduğunu bilmiyorum; uçuş şefi filan da olabilir.) İlker Yalçın. Soyadı yalçın olmayabilir. Ve dahi değildir. Kulaklarıma genelde hislerimden daha az güvenirim.
+Aynı olay, iki farklı duygu. Pistten ayrılış, perona dönüş.

06.08.10_19:30
Merhaba Ankara! Sıcaktın ama bunaltmadın, Aferim!
Uçak dışında manzaralı gidiş yolu sonrası, uçak içi tespitlere geçelim. Kalkış zordu. Bol çocuklu, bol ağlamalıydı. Koridorda oturmak sıkıcı ve bence daha korkutucu. Kontrolü kaybetme hissi yaşatıyor. Bu durumu sevmem. Hava bi parça bulutlu olduğu için 1-2 kere hava boşluğuna düştük. Ama bulutlar güzeldi, pamuk gibi. (kimbilir kaç kişi aynı şeyi söyledi, ne klişe!) Hemen koridor komşum,kalkışta uyudu, yada uyur gibi yaptı sonrasında bıdır bıdır konuştu çünkü. Arka çaprazımdaki amca, gözlüklerini burnunun ucuna indirip bulmaca çözdü. Kaptanımız ??? yükseklik ???oldukça hızlı ve aceleye gelmiş bir anonstu. (kulaklarıma güvenmediğimi söylemiştim değil mi?) D. güzel bişey yaptı, sudoku çözüyor.

Bulut denizinde seyahat!
Rüyamda hep uçtuğumu görürüm. Kimseyi inandıramam ama uçarım. Öyle yürürken koşmaya başlarım, parmak uçlarımda koşarım, hızlanırım, havalanırım ve gerçekten hissederim bunu. Uçağın içindeyken aynı zevki almıyor insan.( yanına bile yaklaşmıyor.)

İstanbul! Ankara gibi değilsin. Desen desen, yamuk yumuksun. :D Seviyorum seni.
Kendime yeni bir not: Adalara git, bisiklete bin.



Can yeleği koltuğunuzun altındadır, Lütfen otururken Kemerinizi bağlayın.
Life vest under your seat, please fasten seat belt while seated.

Sevgilim..

Sevmiyorum seni
Sevsem böyle mi olurdu?
Eteğimi giyer çıkardım evden
Camda taşa uyanırdın bi sabah.
Ben yol mahmuru, gülümsemenle ayılırdım
Tabi ya kalkar gelirdim,
Öperdim annenin ellerinden
Babana bi kahve yapar
Çocukluğunu dinlerdim uzunca.
Merdivenlerin başına durur
Kafanı kaldır da bak diye beklerdim.
Sevsem daha azı olmazdım
Fazlası olurdum hep.

Sevmiyorum seni
Sevsem İstanbul böyle mi kalırdı
Beyoğlu dize gelirdi şarkılarımla
Sıraselviler’de bi camide
Kız kulesini aşka getirirdim
Göz kırpardı galataya,
Ve gerçekten yaprak kıpırdasa içimde
Fırtına olurdu İstanbul’da, ağlar dururdu
Ekim bitmezdi hiç, kasım gelmez.
Emirgan dübeş atar, kanlıca marsa giderdi

Bi sevsem aslında seni
Epey güzel olurdum sanki
Saçlarım Rapunzel’e meydan okurdu
Hazerfen’e rakip olurdum hiç yoktan
Galataya çıkar kızkulesine uçardım
Mektup güvercini misali.
Meydana inerdim bi gün Dulcinea’yı bulmaya
Öyle ya, balık tutar rakıya meze yapardım
Kavakta bi kale fetheder
Kıyıdan bi gemi bırakırdım ismine
Diyorum ya sevmiyorum seni, hem de hiç.
Hala inanmıyorsun biliyorum,
Sen herkesten çok ben gibisin.
12.08.10 Perşembe 23:05

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

Sahi Kaç Gündü Bu Haftasonu?

Cuma-Taksim J'adore, Cumartesi-Beşiktaş Yıldız Parkı, Pazar-Köşe Bucak Balat...

Çok gezdim çok yoruldum çok da eğlendim. Konuştum şakalaştım paylaştım öğrendim öğrettim. Hatırladım hatırlattım.
Cuma

İşten dönünce önce bi manzaraya indim, özlemişim okulu ya. Çivi çakmış gibiydim resmen 5 yıldır. Güz, bahar, yaz. Hatta tatiller.. Şimdi çalışıyorum ya okul kapalı sanki. Öyle hissediyorum. Öyle olmasını umuyorum belki. Ama değil tabiki. Değilmiş yani. Bi indim güneye, bi sürü insancık. Kimi ders çalışıyo, kiminin grup çalışması var, kimi işin geyiğinde bi köşede laklaklıyor. Tuhaf hissettim elbette. Ama yabancılaşma değil. Onunda zamanı gelecek gibi, umarım yakın zamanda olmaz.

Akşamına çıkıp taksime geçtik. Takıldım kızların peşine. Ona buna çarpa çarpa, bi sağa bi sola geçe geçe gidip oturduk j'adore'a. Sevimli bi yer. Tam bir çikolata dünyası. Biraz kafa dinledik, sohbet ettik, döndük eve.
Cumartesi
Öğleye kadar uyudum zaten, güzel bi his. Haftasonu geç uyanmayı amaç haline getirmek... :) kurmadım saat filan. Zaten mesaj yazarken uyuyakalmışım saati kuramadım bile. Öğlen yemek yaptım, özlemişim mutfağa girmeyi. Haftaiçi bi gün salata yapıcam, ekledim yapılacaklar listeme :) Beşiktaşa geçtim sonra, ekonomi konuştuk, geyik çevirdik, çay içtik. Ne çok şey var öğrenilecek daha. Yıldıza geçtik sonra, ne güzel ne sakin bi yer o öyle. Sevdik. Küçük bi arkadaş edindim :) çok hoş sohbet bi hanım kendisi. Bide kibar. Çocukları kesinlikle çok seviyorum. Yaşıtmışım gibi karşıma alıp konuşuyorum neler neler var dünyalarında. Güzel bi kazanımdı. Ha bide gelince sinema keyfi yaptık. Çocukken, parlement sinema kuşağında izlemiştim, ama o kadar uçmuş ki hikaye, sadece sahneler var aklımda. Beter Böcek. Tim Burton seviyoruz, o uçlaşıyor biz ona yakınlaşıyoruz, seviyoruz işte bi şekilde. İrite ede ede, sevdiriyor replikler kendini.
Pazar
Ah pazar, ne gündü. Bir sürü yazı çıkar bu günden. Bir sürü hikaye. Sokak sokak gezdik Balatı. Kaç oldu bilmem her seferinde ayrı bi olay, ayrı bi coşku. Bugünle ilgili bi yazı sözüm olsun. Daha da birşey söylemiyeyim. :) Bir detay daha, işkembe çok da kötü bişey değilmiş. İçilebilir. Hatta içilsin. Balata gidilsin de içilsin... :D
Şen kalın