Anılardaki kıbrıs yolculuğu, savaş ve filistin...
Bir gün bi telefon geldi eve. Salonda oyun oynuyordum, annemle konuştular. Çok net hatırlıyorum konuşmaları, annemin telaşı dikkatimi çekmiş olmalı. Hayırlı olsun sizin neresi oldu bizim neresi oldu ah vah ne yapıcaz telaşları içinde kapattı telofonu annem. Tayinimiz çıkmıştı...
Bundan bi kaç ay önce de babam bir çocuk telaşıyla gelmişti eve, parkesini ve ceketini çıkarmış halde, bi köşede oturduğunu hatırlıyorum. Annem hemen yanında duruyordu, bense kapıdan onları izliyordum. Babam elindeki kalemle beyaz bir kağıt üzerine birşeyler yazıyordu. Annemle de konuşmuşlardı. Garip gelmişti halleri. Kağıt bi süre sonra çıkarıldığı sarı zarfın içine konduğunda konuşmaların içinde geçen bir kelimeyi sordum babama. Tayin!
İlk böyle öğrendiğim bu kelime yine çıktı işte karşıma, kıbrısa gidiyorduk tayinimiz çıkmıştı. Dikmen adlı küçük bir kasaba, iki üç sokak ötesi değil, bilmediğim bir şehir. Bayramlarda arabamızla gittiğimiz anneanne evinden de uzak. Kolilenen eşyalar, salonun ortasında koltuklar ve halılar için dikilen kılıflar, çuvallar, kocaman kasalar... Tam bir curcuna. Hazırlıklar ve evi toplama aşaması hep şenlikli değildi benim için, çoğu zaman buruk ve yepyeni bi olaydı. Annem oyuncaklarımı kolilere koyduğunda içim burkulmuştu. Eşyalarımızı kıbrısa götürmeyecektik, bu oyuncaklarımı çok uzun zaman göremeyeceğim anlamına geliyordu. Bi bebeğim vardı anne bunu nolur koymayalım demiştim. O anki hüznümle, iki yıl sonra koliden çıkan bebeğimle ilk karşılaşma anımda hissettiklerim gariptir. Onu çok özlemiştim, ama bi o kadar da yabancılaşmıştım... Sonra naftalin almıştık pazardan, kasalara yerleştirilen yorganlar arasına koymuştu onları annem. Tek tek dolaşıp vedalaşmıştık tanıdıklarla, helalleşmiştik. Ve perdelerin çıkarılıp yerlerine gazetelerin yapıştırıldığı evimizdeki o son gece... Bunların hepsi aklımda bir hüzün yumağı...
Eşyaları yükleme kısmını hatırlamıyorum ben bir yakınımızda kalmıştım sanırım. Orda çocuklarla geçirdiğim son gece de aklımda. Aile dostu derler ya hani, yıllar yılı görüşülen çok şey ifade eden. Babalarımız, annelerimiz öyle yakındılar. Bende severdim onları, hep yeni şeyler öğrenirdim onlardan. Zaten babamların ordaki dostlukları ayrı bir hikaye konusudur.
Biz böylece arkamızda bıraktık Babaeski'yi. Eşyalarımız babannemlerin evinde bir depoya bırakılmıştı. Annemle ben birlikte anneannemlerde geçirmiştik yazı, her zamanki gibi. Sonra da babam geri döndü. Kıbrıs'a gitmiş evimizi hazır etmişti. Annem babam ve ben birkaç valizle birlikte yeni evimize gidiyorduk. Dedem üzerinde 124 murat yazan arabasıyla İzmir'e götürdü bizi. İlk defa uçağa binmiştim. Bulutların üstüne çıkmıştık, çiçek şeklinde yollar görmüştüm. Koca bir denizin üstünden geçtik, işte orası kıbrıs dediğinde babam, adaları su üzerinde yüzüyor sandığım bir zamandı. Uçaktan indik. Yerden sıcak bir buhar yüzümüze vuruyor gibiydi. Annem sıcaktan yakınırken ben yumuşayan asvaltla ilgileniyordum. Ayaklarım, içine gömülüverecek gibiydi.
Yeni evimizle ilk karşılaştığım zamanı tam anımsamıyorum, sanırım ben bahçede daha sonraları tepesinden inmediğim koca dut ağacımızın altında oturmuştum, annemse içeri evi gezmeye girmişti. Güzeldi evimiz, eşyalarımız eskiydi, derleme oldukları belliydi. Önce alıştık onlara, sonra da arkamızda bırakıp geldik tekrar Türkiye'ye. Orda geçen iki senenin izlerini taşırım hala. Çok şeydi Kıbrıs benim için. Politika demekti, savaş demekti, çocukluk demekti, geride bırakılmak zorunda kalınan bi ev demekti...
Dikmen'de okula ve arkadaşlarıma alışmam çok uzun sürmemişti. İlginç ama sevimli şiveyi, yüklemlerdeki kısaltmaları kapmıştım çabucak. Derslerde kıbrıs coğrafyası ve tarihi üzerine çokça şey öğrendik. Haftasonları ise lefkoşe ve girneye inerdik annemle, adım adım gezer tarihi yerleri görürdük. Tam bir laboratuar ortamı. Yaşlı amca ve teyzelerle tanışır, hikayeler dinlerdik. Okulda da durum farklı değildi, öğretmenlerimizden yaşça büyük olanlar kıbrıstaki savaşa tanıklık etmişlerdi. O zor günlerden anılar aktarıyorlardı bize. Bi resim öğretmenim vardı, çok severdim onu, en az resim yapmak kadar. Bi gün derste on dakikalık bi hikaye anlatmıştı bize, bizde onun resmini yapmıştık. Hikayesinde küçük bi kız vardı, bizzat kendisiydi. Küçük kız bahçede oyun oynuyorken, köye bağıra bağıra "Rumlar geliyor, kaçın!" diyen biri gelir. Ailesiyle birlikte bikaç parça eşyayı alıp çıkarlar köyden. Bir daha geri dönemezler. Bir daha asla görmez rum tarafında kalan evini ve eşyalarını. İşte o zamanlar savaş bu demekti benim için, geride bıraktıkların demekti.
Annem lojmana kapanmazdı, köydeki dikiş nakış kursuna yazılmıştı. Çokça arkadaşı vardı evlerine gidip gelirdik. Güzel dostlukları olmuştu. Evlerine ayakkabıyla giren, farklı yemekler tatlılar yapan, bizi şaşkınlıkla ve büyük bir samimiyetle kabul eden teyzelerdi onlar. Kiminin akrabaları kalmıştı rum tarafında, kiminin evi toprağı bağı bahçesi. Sıfırdan başlamışlar herşeye. Yaşayan bi müze gibi Kıbrıs. Bir ev; bir müze var hafızamda, duvarlarında kurşun izleri. Fotoğraflar asılmış heryere. Bir banyo etrafta yine kurşun delikleri, kan izleri hiç dokunulmamış gibi. Ve tek kare fotoğraf. Bir anne üç çocuğuyla sığınmış banyoya, küvete. Kaçamamış, orda vurulmuşlar. İşte o evi müze yapmışlar Dr. Nihat İlhan'ın evi. O zamansa savaş çocukların ölümü demekti benim için. Annelerin ölümü.
Sonra Barış ve Özgürlük Anıtını, müzesini gezdiğimizi hatırlarım. Rehberimiz yaşlı bi amcaydı. Etraftaki silahları, mermileri, ölenlerin fotoğraflarını, kıyafetleri anlatmamıştı bizlere; kıbrıs çıkartmasının olduğu gün ne yaşadığını, ne yaptığını anlatmıştı. Rum komşularıyla birlikte güzel günler yaşarken, birden nasıl düşman olduklarını anlatmıştı. Dahası evlerin yakılışını, çocukların ve gençlerin vuruluşunu.
Savaşı dokuz on yaşlarımda böyle tanıdım. Birde babamın gidişleri var tabi. Hatırlarım, bi komşu evine toplanmıştık, askeriye lefkoşe sınırına birlik gönderiyordu. Annemin dizlerine başımı koymuştum saçlarımı okşuyordu, komşu teyzelerden biri karşı koltukta Kuran okuyordu. Annem ve diğer teyzeler aralarında savaş çıkarsa ne olur nasıl gideriz diye konuşuyorlardı. Bikaç valizle eşyasız gelmişken bile bişeyleri arkada bırakmak zordu onlar için. Bazen gülüşüyorlardı ama gergin bi ortam vardı. Lojmanlar birliğin hemen yanında olduğundan dışardan geçen tankların sesi sanki evin içinde yankılanıyordu. Öylece uyukladığımı hatırlıyorum. Babamı düşünüp yanımda olmasını çok istediğimi hatırlıyorum. Dahası, onu görememe ihtimalimi düşünmek istemiyordum ama, savaş bazen buda demekti. Teyzeler bi zaman sonra ürküp ışığı da kapatmışlardı. Sonraki bi kaç günü çok net hatırlamıyorum, babam ertesi gün işten döner gibi gelmişti sanırım eve. Kardak Krizi yüzünden zaten gergin olan taraflar bu seferde bi kaç kendini bilmez genç yüzünden savaşın eşiğine gelmişti. Bir rum genci vurulmuş, iki asker yaralanmıştı. 95-96 yıllarıydı.
Ben hiç savaş görmedim, etrafımdaki kimse savaş görmedi, kimse geride bırakmadı evini, oyuncaklarını, ailesini. Ama bi yerlerde küçücük çocuklar bunları yaşıyorlar. Babalarını bir daha göremeyecekler, evlerine dönemeyecekler. Kimi yakınlarının ölümüne şahit oluyor, kimi vücudundan bir parçayı kaybediyor masumluğunun diyetini ödermiş gibi. Birileri ölüyor, birileri savaşa doğuyor. Kıbrıs benim için çok şey demek. Bugün Filistin Kıbrıs demek. Bugün savaş sadece çocukların gözyaşları değil kanları da demek. Bazen elden gelmeyen, dilden geliverir bir dua olur. O dua ki yerini bulur.
Yersiz bir son belki ama, kelimeler ve benim için içerdikleri anlamlar cümleleri buraya sürükledi. Savaş derken aklımıza gelenler içimizi sızlatıp, dilimizde dua olmuyorsa, hala içi boşsa bu kelimenin ve bi yerlerde birileri ölüyor ama olsun yapacak bişey yok deyip geçiyorsa birileri, daha çok, daha da çok ağlayası geliyor insanın...
Cuma, Ocak 23, 2009
Pazar, Kasım 30, 2008
...curiosity kills the cat...
belkide farketmektir sadece; kaderin cümlesinin bize ait olan harfleri. öyle harfler eklemek gerek ki ona pişmanlık duymamak sonradan. çok yanılmak çok hata yapmak yanlış sularda yüzmek doğru harflere yaklaştırmıyormuş insanı. bi harf var aklımda, bi harf var kalemin ucunda, yazsam mı biyerlere yoksa unutsam mı karar veremiyorum. silmek mümkün değilken insan harcamak istemiyor harfleri, endişe duyuyor doğruluğundan. bir harf var kalemin ucunda, merak etmeden duramıyorum nasıl duracak o cümlenin içinde, hayal ediyor ettiklerime tebebssüm katıyorum.endişeler çoğaldıkça unutmak kolaylaşıyor sanki. merak dediğimiz şey keşke hiç olmasa...
Salı, Kasım 11, 2008
Küçükcük bir kızdan parça parça ...
Sınavdan çıktım bi kaç saat önce; yazı yazmak istedim, düşündüm, ufak ufak belirdi kafamda bişeyler... Siyaset olmasın içinde, din-inanç vs. olmasın, hele aşk "aman!" dedim. Yazayım ama şiir olmasın, rastgele cümlelerde olmasın...
Düşündüm çokça zaman, aklıma çocukluğum geldi. Eskilerden dem vurayım istedim, kendimden bahsetmeyeyim; arkadaşlardan, çevredekilerden, ailemden bahsedeyim dedim. Parça parça içimden geldikçe yazayım, hatırlayayım ve mutlu olayım dedim...
Küçükken iki katlı bi evin üst katında otururduk. Etrafta yüksek bi bina yoktu. Aşıklar tepesi denilen bi tepe vardı, evimizin kocaman balkonu işte tam oraya bakardı. Annem titizlenir, korkar, salmazdı dışarı beni. Evin içinde oynardım, pencereden etrafa bakardım. Ufku genişti, gitmeye cesaret edemeyeceğim yerleri görürdü o iki katlı ev. Üç odası vardı ve bu odaların açıldığı bir salonu. Ön tarafta salondan çıkılırdı balkona. Girişi arkadaydı, evin dışından dolaşan, bi merdiveni vardı. Yan taraftaki bahçemize inerdi, ne büyük gelirdi o bit kadar bahçe bana.
Annem gencecikti o zamanlar, düşününce şimdi benim yaşlarımdaymış. Komşularımız severdi annemi; büküktü boynu çünkü, yüreği temizdi, biri bi laf söyleyecek hakkında kötü düşünecek, biri ettiği bi lafa gocunacak diye çekinirdi, ürkerdi. Şendi dahası, gülerdi çokça... Yaşlı çoluk çocuğunu evermiş teyzeler çok çalardı kapımızı, nasihatleri benim bile kulaklarımda. Yaşıtım çocukları olan teyzeler pek gelmezdi evimize, geldiklerinde annemi bi telaş alır evi toptan siler süpürür mutfakta pasta börek yapardı. Herhalde en çok böyle zamanlarda yemişimdir annemin köteğini.
Süslenip püslenip evimize gelen kadınlar bazen sahte bazen içten gülümsemeler taşırlardı. Çoğunun saçı sarıya boyanmış permalıydı, zaten her geldiklerinde ev içinde konuşurlardı bunu. Geldiklerinde annemle birlikte kapıda karşılardık onları, ben annemin eteğinden tutar arkasına saklanırdım. Çoğunun çocukları vardı ama ben kapıdan birlikte girdiklerini hiç hatırlamıyorum, sanki içeri salona girdiklerinde eteklerinden dökülürlerdi. Herkes oturunca çocuklar çıkıverirdi sahneye. Sonra önceden tanıştığım ya da ilk defa orada gördüğüm bu çocuklara ev sahipliği yapardım. Mevsim kışsa zordu çocukları sobalı evimizde memnun etmek.
Gelmelerinden bir zaman sonra oyuncak sepetini alır gelirdim. Bunlar dağınıklık yapacak çok küçük parçalardan oluşmayan, göz boyayacak kadar yeni, kıramayacakları kadar sağlam oyuncaklardı. Ki muhtemelen annem tarafından özenle derlenmişlerdi. Teyzeler uzun kaldığında çocuklar sıkılırlardı; bense yan odaya geçip annemin sakladığı oyuncaklarımı çıkarır, oyunlarda anlık bir başrol üstlenirdim. Herkes gittiğinde etraf toparlanırken annemle benim başrolde olacağımız yeni bi oyun başlardı, çoğu zaman ben bi köşeye saklanıp ağlayan suçlu çocuk olurdum.
Annem legoları böyle zamanlarda hiç sevmezdi. Çocukların ellerinde o legolar tüm eve yayılır, en ücra köşelerde unutulurdu çünkü. Legolar küçüklük hayallerimdi, annemle kurardık o hayalleri. O küçük kasabada bir oyuncakçı camekanından seyrederdik onları. Bazen kocaman bi araba, bazen de bi çocuk şekli verilmiş harika oyuncaklardı onlar. Kafamı kaldırıp annemin yüzüne baktığımda benim kadar istediğini anlardım; bu kadar isteyip almıyorsa derdim, belki o kadar paramız yoktur. İstemezdim, ağlamazdım hiç bi zaman, ısrar etmezdim anneme. O ne alırsa, benim için o, mutluluğumun sebebi oluverirdi.
Çocuk ruhluydu annem belki de çocuktu. Yirmi dört yirmi beş yaşında koca bi çocuktu. Evimize gelen süslü teyzeler gibi değildi, dudaklarını boyamazdı, diz altı eteğini giyer,saçlarını örter dünyanın en güzel annesi olurdu. Annem olurdu.
Yaşlı teyzeler çokça gelirdi evimize demiştim ya; annem mutlu olurdu geldiklerinde. Diz dize oturur, dertleşirlerdi. Kimi gelinini anlatırdı, kimi yeni evlenecek kızını. Annem onların anlattıklarıyla büyüdü sanki. Ben bi taraftan oyuncaklarımla oynar, bi taraftan da onları izlerdim.
Çok oyuncağım yoktu ama hepsinin farklı bi yeri vardı bende, bi oyuncak sadece bi araba, sadece bi bebek, sadece bi tabanca değildi benim için. Bi kapıydı ve bambaşka bi dünyaya açılırdı. Çok fazla arkadaşım yoktu, annem kışları soğukta üşürüm yazları da diğer çocuklarla kavga ederim diye dışarı çıkarmazdı beni. Ama en iyi oyun arkadaşım oydu.
Salonda yatardım, annem ben uyanınca yataktan çıkarmazdı beni. Aşağıya iner, sobanın kovasını doldururdu; her gün o eski soba annemin saatlerini çalardı benden. Sobamız yanıp evimiz ısındığında annem kahvaltıyı hazırlardı, yemek yerdik. Salonumuz kocamandı, evin tüm kapıları bu büyük salona açılırdı, yaramazlık yapmak için diğer odalardan birine girmemişsem günlerimi burada geçirirdim. İki divanımız vardı bir de büyükçe bir masa. Köşede de televizyonu koyduğumuz bir vitrin. Annemle tüm gün oyun oynardık bu salonda. Kahvaltıdan sonra beni televizyon başında bırakır gider işlerini hallederdi, bir zaman sonra ellerinde tabaklarla gelir "Komşum bana gel meyve yiyelim" derdi. Divanlardan birinde otururduk. Ev olarak hangi divanı istersem onu verirdi bana, hiç kavga etmezdik. Çok şey konuşurduk, hep anlatacak bişeyler bulurdu; hayvanları, doğayı, çiçekleri dinlerdim onun ağzından, gazetede okuduğumuz haberler yada türlü insan halleri günlük konuşmalarımız olurdu. Menekşenin gülü kıskanıp boynunu eğişini, güneşi izleyen ayçiçeklerini, camdan vazo yapan cam işçisini, hasta olunca neden ateşimiz çıktığını hep ondan dinledim. Öyle ki Elm Sokağı'nın Fredisini ilk bir gazete güpüründe görmüş, taktığı maskeyi ve oynadıkları anlamsız oyunu annemden dinlemiştim. Belki de o yüzden korkutmazdı filmler beni. Onun evinde yediğimiz meyveden sonra bana geçer, sohbetimize kaldığımız yerden devam ederdik. O yemenileri oyalar, kazak örerdi bense onunla aldığımız boyalarla resim yapardım. Önce onun evini siler süpürürdük, sonra da benim evimi. Oyunlarımız uzun sürerdi, mutlu ederdi kimi zamanda üzerdi beni. Ama sürerdi. Annemle hep oyun oynardık, hep de oynadık...
Sabahları çok erken uyanıverirdim daha aydınlanmamış olurdu hava, kalkar televizyonu açar Lulu'yu izlerdim. Siyah saçları, kırmızı elbisesi olan küçük bi kızdı Lulu. Yaramaz, bilmiş bi kızdı ama herkes severdi onu. Onun maceralarıyla başlardım güne, Lulu gidip yerine gazete okuyan spiker gelince gider babamı uyandırırdım. O da kahvaltısını yapar, kıyafetlerini giyip çıkardı evden. O gidince tekrar uyurdum. Şakacıydı babam, beni hep güldürürdü. Yaptığı her şey, attığı her adım sanki ben göreyim diyeydi. Çok severdi beni, herkesten çok. Bi şeyle uğraşırken bi anda dönüp göz kırpardı, gülmemeye çalışır ama tutamazdım kendimi. Annemin uyarıp uzak tuttuğu bir çok şeyi onun yanındayken kurcalayabilirdim. Hatta bazen vidaları sıkıştırmama ve böylece ona yardım etmeme izin verirdi. Buna rağmen azdı babam, sonra sonra çoğaldı doldu hayatıma...
Düşündüm çokça zaman, aklıma çocukluğum geldi. Eskilerden dem vurayım istedim, kendimden bahsetmeyeyim; arkadaşlardan, çevredekilerden, ailemden bahsedeyim dedim. Parça parça içimden geldikçe yazayım, hatırlayayım ve mutlu olayım dedim...
Küçükken iki katlı bi evin üst katında otururduk. Etrafta yüksek bi bina yoktu. Aşıklar tepesi denilen bi tepe vardı, evimizin kocaman balkonu işte tam oraya bakardı. Annem titizlenir, korkar, salmazdı dışarı beni. Evin içinde oynardım, pencereden etrafa bakardım. Ufku genişti, gitmeye cesaret edemeyeceğim yerleri görürdü o iki katlı ev. Üç odası vardı ve bu odaların açıldığı bir salonu. Ön tarafta salondan çıkılırdı balkona. Girişi arkadaydı, evin dışından dolaşan, bi merdiveni vardı. Yan taraftaki bahçemize inerdi, ne büyük gelirdi o bit kadar bahçe bana.
Annem gencecikti o zamanlar, düşününce şimdi benim yaşlarımdaymış. Komşularımız severdi annemi; büküktü boynu çünkü, yüreği temizdi, biri bi laf söyleyecek hakkında kötü düşünecek, biri ettiği bi lafa gocunacak diye çekinirdi, ürkerdi. Şendi dahası, gülerdi çokça... Yaşlı çoluk çocuğunu evermiş teyzeler çok çalardı kapımızı, nasihatleri benim bile kulaklarımda. Yaşıtım çocukları olan teyzeler pek gelmezdi evimize, geldiklerinde annemi bi telaş alır evi toptan siler süpürür mutfakta pasta börek yapardı. Herhalde en çok böyle zamanlarda yemişimdir annemin köteğini.
Süslenip püslenip evimize gelen kadınlar bazen sahte bazen içten gülümsemeler taşırlardı. Çoğunun saçı sarıya boyanmış permalıydı, zaten her geldiklerinde ev içinde konuşurlardı bunu. Geldiklerinde annemle birlikte kapıda karşılardık onları, ben annemin eteğinden tutar arkasına saklanırdım. Çoğunun çocukları vardı ama ben kapıdan birlikte girdiklerini hiç hatırlamıyorum, sanki içeri salona girdiklerinde eteklerinden dökülürlerdi. Herkes oturunca çocuklar çıkıverirdi sahneye. Sonra önceden tanıştığım ya da ilk defa orada gördüğüm bu çocuklara ev sahipliği yapardım. Mevsim kışsa zordu çocukları sobalı evimizde memnun etmek.
Gelmelerinden bir zaman sonra oyuncak sepetini alır gelirdim. Bunlar dağınıklık yapacak çok küçük parçalardan oluşmayan, göz boyayacak kadar yeni, kıramayacakları kadar sağlam oyuncaklardı. Ki muhtemelen annem tarafından özenle derlenmişlerdi. Teyzeler uzun kaldığında çocuklar sıkılırlardı; bense yan odaya geçip annemin sakladığı oyuncaklarımı çıkarır, oyunlarda anlık bir başrol üstlenirdim. Herkes gittiğinde etraf toparlanırken annemle benim başrolde olacağımız yeni bi oyun başlardı, çoğu zaman ben bi köşeye saklanıp ağlayan suçlu çocuk olurdum.
Annem legoları böyle zamanlarda hiç sevmezdi. Çocukların ellerinde o legolar tüm eve yayılır, en ücra köşelerde unutulurdu çünkü. Legolar küçüklük hayallerimdi, annemle kurardık o hayalleri. O küçük kasabada bir oyuncakçı camekanından seyrederdik onları. Bazen kocaman bi araba, bazen de bi çocuk şekli verilmiş harika oyuncaklardı onlar. Kafamı kaldırıp annemin yüzüne baktığımda benim kadar istediğini anlardım; bu kadar isteyip almıyorsa derdim, belki o kadar paramız yoktur. İstemezdim, ağlamazdım hiç bi zaman, ısrar etmezdim anneme. O ne alırsa, benim için o, mutluluğumun sebebi oluverirdi.
Çocuk ruhluydu annem belki de çocuktu. Yirmi dört yirmi beş yaşında koca bi çocuktu. Evimize gelen süslü teyzeler gibi değildi, dudaklarını boyamazdı, diz altı eteğini giyer,saçlarını örter dünyanın en güzel annesi olurdu. Annem olurdu.
Yaşlı teyzeler çokça gelirdi evimize demiştim ya; annem mutlu olurdu geldiklerinde. Diz dize oturur, dertleşirlerdi. Kimi gelinini anlatırdı, kimi yeni evlenecek kızını. Annem onların anlattıklarıyla büyüdü sanki. Ben bi taraftan oyuncaklarımla oynar, bi taraftan da onları izlerdim.
Çok oyuncağım yoktu ama hepsinin farklı bi yeri vardı bende, bi oyuncak sadece bi araba, sadece bi bebek, sadece bi tabanca değildi benim için. Bi kapıydı ve bambaşka bi dünyaya açılırdı. Çok fazla arkadaşım yoktu, annem kışları soğukta üşürüm yazları da diğer çocuklarla kavga ederim diye dışarı çıkarmazdı beni. Ama en iyi oyun arkadaşım oydu.
Salonda yatardım, annem ben uyanınca yataktan çıkarmazdı beni. Aşağıya iner, sobanın kovasını doldururdu; her gün o eski soba annemin saatlerini çalardı benden. Sobamız yanıp evimiz ısındığında annem kahvaltıyı hazırlardı, yemek yerdik. Salonumuz kocamandı, evin tüm kapıları bu büyük salona açılırdı, yaramazlık yapmak için diğer odalardan birine girmemişsem günlerimi burada geçirirdim. İki divanımız vardı bir de büyükçe bir masa. Köşede de televizyonu koyduğumuz bir vitrin. Annemle tüm gün oyun oynardık bu salonda. Kahvaltıdan sonra beni televizyon başında bırakır gider işlerini hallederdi, bir zaman sonra ellerinde tabaklarla gelir "Komşum bana gel meyve yiyelim" derdi. Divanlardan birinde otururduk. Ev olarak hangi divanı istersem onu verirdi bana, hiç kavga etmezdik. Çok şey konuşurduk, hep anlatacak bişeyler bulurdu; hayvanları, doğayı, çiçekleri dinlerdim onun ağzından, gazetede okuduğumuz haberler yada türlü insan halleri günlük konuşmalarımız olurdu. Menekşenin gülü kıskanıp boynunu eğişini, güneşi izleyen ayçiçeklerini, camdan vazo yapan cam işçisini, hasta olunca neden ateşimiz çıktığını hep ondan dinledim. Öyle ki Elm Sokağı'nın Fredisini ilk bir gazete güpüründe görmüş, taktığı maskeyi ve oynadıkları anlamsız oyunu annemden dinlemiştim. Belki de o yüzden korkutmazdı filmler beni. Onun evinde yediğimiz meyveden sonra bana geçer, sohbetimize kaldığımız yerden devam ederdik. O yemenileri oyalar, kazak örerdi bense onunla aldığımız boyalarla resim yapardım. Önce onun evini siler süpürürdük, sonra da benim evimi. Oyunlarımız uzun sürerdi, mutlu ederdi kimi zamanda üzerdi beni. Ama sürerdi. Annemle hep oyun oynardık, hep de oynadık...
Sabahları çok erken uyanıverirdim daha aydınlanmamış olurdu hava, kalkar televizyonu açar Lulu'yu izlerdim. Siyah saçları, kırmızı elbisesi olan küçük bi kızdı Lulu. Yaramaz, bilmiş bi kızdı ama herkes severdi onu. Onun maceralarıyla başlardım güne, Lulu gidip yerine gazete okuyan spiker gelince gider babamı uyandırırdım. O da kahvaltısını yapar, kıyafetlerini giyip çıkardı evden. O gidince tekrar uyurdum. Şakacıydı babam, beni hep güldürürdü. Yaptığı her şey, attığı her adım sanki ben göreyim diyeydi. Çok severdi beni, herkesten çok. Bi şeyle uğraşırken bi anda dönüp göz kırpardı, gülmemeye çalışır ama tutamazdım kendimi. Annemin uyarıp uzak tuttuğu bir çok şeyi onun yanındayken kurcalayabilirdim. Hatta bazen vidaları sıkıştırmama ve böylece ona yardım etmeme izin verirdi. Buna rağmen azdı babam, sonra sonra çoğaldı doldu hayatıma...
Cuma, Kasım 07, 2008
-sınav mınav-
sınavlardan nefret ediyorum. yok yok hayır kötü geçen ve geçmesi muhtelem sınavlardan nefret ediyorum :(
Çarşamba, Kasım 05, 2008
aptalca birşey
bazen atıyoruz adımlarımızı, bazense yalanlıyoruz duramıyoruz sözlerin arkasında, geçiştiriyoruz es geçiyoruz. görmezden geliyor; korkuyor, yanlış şeylere yoruyoruz.
bazen geçiyoruz birbirimizden, bazen dönemiyoruz bakamıyoruz arkalara, bırakıyor boşveriyoruz. yanlış yerlerde oyalanıp doğru yerleri kaçırıyoruz.
sona giden yol... az kaldı.
bazen geçiyoruz birbirimizden, bazen dönemiyoruz bakamıyoruz arkalara, bırakıyor boşveriyoruz. yanlış yerlerde oyalanıp doğru yerleri kaçırıyoruz.
sona giden yol... az kaldı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)