Cuma, Ocak 23, 2009

...Babaeski'den Kıbrıs'a Bir Çocugun Savas Algısı...

Anılardaki kıbrıs yolculuğu, savaş ve filistin...

Bir gün bi telefon geldi eve. Salonda oyun oynuyordum, annemle konuştular. Çok net hatırlıyorum konuşmaları, annemin telaşı dikkatimi çekmiş olmalı. Hayırlı olsun sizin neresi oldu bizim neresi oldu ah vah ne yapıcaz telaşları içinde kapattı telofonu annem. Tayinimiz çıkmıştı...

Bundan bi kaç ay önce de babam bir çocuk telaşıyla gelmişti eve, parkesini ve ceketini çıkarmış halde, bi köşede oturduğunu hatırlıyorum. Annem hemen yanında duruyordu, bense kapıdan onları izliyordum. Babam elindeki kalemle beyaz bir kağıt üzerine birşeyler yazıyordu. Annemle de konuşmuşlardı. Garip gelmişti halleri. Kağıt bi süre sonra çıkarıldığı sarı zarfın içine konduğunda konuşmaların içinde geçen bir kelimeyi sordum babama. Tayin!

İlk böyle öğrendiğim bu kelime yine çıktı işte karşıma, kıbrısa gidiyorduk tayinimiz çıkmıştı. Dikmen adlı küçük bir kasaba, iki üç sokak ötesi değil, bilmediğim bir şehir. Bayramlarda arabamızla gittiğimiz anneanne evinden de uzak. Kolilenen eşyalar, salonun ortasında koltuklar ve halılar için dikilen kılıflar, çuvallar, kocaman kasalar... Tam bir curcuna. Hazırlıklar ve evi toplama aşaması hep şenlikli değildi benim için, çoğu zaman buruk ve yepyeni bi olaydı. Annem oyuncaklarımı kolilere koyduğunda içim burkulmuştu. Eşyalarımızı kıbrısa götürmeyecektik, bu oyuncaklarımı çok uzun zaman göremeyeceğim anlamına geliyordu. Bi bebeğim vardı anne bunu nolur koymayalım demiştim. O anki hüznümle, iki yıl sonra koliden çıkan bebeğimle ilk karşılaşma anımda hissettiklerim gariptir. Onu çok özlemiştim, ama bi o kadar da yabancılaşmıştım... Sonra naftalin almıştık pazardan, kasalara yerleştirilen yorganlar arasına koymuştu onları annem. Tek tek dolaşıp vedalaşmıştık tanıdıklarla, helalleşmiştik. Ve perdelerin çıkarılıp yerlerine gazetelerin yapıştırıldığı evimizdeki o son gece... Bunların hepsi aklımda bir hüzün yumağı...

Eşyaları yükleme kısmını hatırlamıyorum ben bir yakınımızda kalmıştım sanırım. Orda çocuklarla geçirdiğim son gece de aklımda. Aile dostu derler ya hani, yıllar yılı görüşülen çok şey ifade eden. Babalarımız, annelerimiz öyle yakındılar. Bende severdim onları, hep yeni şeyler öğrenirdim onlardan. Zaten babamların ordaki dostlukları ayrı bir hikaye konusudur.

Biz böylece arkamızda bıraktık Babaeski'yi. Eşyalarımız babannemlerin evinde bir depoya bırakılmıştı. Annemle ben birlikte anneannemlerde geçirmiştik yazı, her zamanki gibi. Sonra da babam geri döndü. Kıbrıs'a gitmiş evimizi hazır etmişti. Annem babam ve ben birkaç valizle birlikte yeni evimize gidiyorduk. Dedem üzerinde 124 murat yazan arabasıyla İzmir'e götürdü bizi. İlk defa uçağa binmiştim. Bulutların üstüne çıkmıştık, çiçek şeklinde yollar görmüştüm. Koca bir denizin üstünden geçtik, işte orası kıbrıs dediğinde babam, adaları su üzerinde yüzüyor sandığım bir zamandı. Uçaktan indik. Yerden sıcak bir buhar yüzümüze vuruyor gibiydi. Annem sıcaktan yakınırken ben yumuşayan asvaltla ilgileniyordum. Ayaklarım, içine gömülüverecek gibiydi.

Yeni evimizle ilk karşılaştığım zamanı tam anımsamıyorum, sanırım ben bahçede daha sonraları tepesinden inmediğim koca dut ağacımızın altında oturmuştum, annemse içeri evi gezmeye girmişti. Güzeldi evimiz, eşyalarımız eskiydi, derleme oldukları belliydi. Önce alıştık onlara, sonra da arkamızda bırakıp geldik tekrar Türkiye'ye. Orda geçen iki senenin izlerini taşırım hala. Çok şeydi Kıbrıs benim için. Politika demekti, savaş demekti, çocukluk demekti, geride bırakılmak zorunda kalınan bi ev demekti...

Dikmen'de okula ve arkadaşlarıma alışmam çok uzun sürmemişti. İlginç ama sevimli şiveyi, yüklemlerdeki kısaltmaları kapmıştım çabucak. Derslerde kıbrıs coğrafyası ve tarihi üzerine çokça şey öğrendik. Haftasonları ise lefkoşe ve girneye inerdik annemle, adım adım gezer tarihi yerleri görürdük. Tam bir laboratuar ortamı. Yaşlı amca ve teyzelerle tanışır, hikayeler dinlerdik. Okulda da durum farklı değildi, öğretmenlerimizden yaşça büyük olanlar kıbrıstaki savaşa tanıklık etmişlerdi. O zor günlerden anılar aktarıyorlardı bize. Bi resim öğretmenim vardı, çok severdim onu, en az resim yapmak kadar. Bi gün derste on dakikalık bi hikaye anlatmıştı bize, bizde onun resmini yapmıştık. Hikayesinde küçük bi kız vardı, bizzat kendisiydi. Küçük kız bahçede oyun oynuyorken, köye bağıra bağıra "Rumlar geliyor, kaçın!" diyen biri gelir. Ailesiyle birlikte bikaç parça eşyayı alıp çıkarlar köyden. Bir daha geri dönemezler. Bir daha asla görmez rum tarafında kalan evini ve eşyalarını. İşte o zamanlar savaş bu demekti benim için, geride bıraktıkların demekti.

Annem lojmana kapanmazdı, köydeki dikiş nakış kursuna yazılmıştı. Çokça arkadaşı vardı evlerine gidip gelirdik. Güzel dostlukları olmuştu. Evlerine ayakkabıyla giren, farklı yemekler tatlılar yapan, bizi şaşkınlıkla ve büyük bir samimiyetle kabul eden teyzelerdi onlar. Kiminin akrabaları kalmıştı rum tarafında, kiminin evi toprağı bağı bahçesi. Sıfırdan başlamışlar herşeye. Yaşayan bi müze gibi Kıbrıs. Bir ev; bir müze var hafızamda, duvarlarında kurşun izleri. Fotoğraflar asılmış heryere. Bir banyo etrafta yine kurşun delikleri, kan izleri hiç dokunulmamış gibi. Ve tek kare fotoğraf. Bir anne üç çocuğuyla sığınmış banyoya, küvete. Kaçamamış, orda vurulmuşlar. İşte o evi müze yapmışlar Dr. Nihat İlhan'ın evi. O zamansa savaş çocukların ölümü demekti benim için. Annelerin ölümü.

Sonra Barış ve Özgürlük Anıtını, müzesini gezdiğimizi hatırlarım. Rehberimiz yaşlı bi amcaydı. Etraftaki silahları, mermileri, ölenlerin fotoğraflarını, kıyafetleri anlatmamıştı bizlere; kıbrıs çıkartmasının olduğu gün ne yaşadığını, ne yaptığını anlatmıştı. Rum komşularıyla birlikte güzel günler yaşarken, birden nasıl düşman olduklarını anlatmıştı. Dahası evlerin yakılışını, çocukların ve gençlerin vuruluşunu.

Savaşı dokuz on yaşlarımda böyle tanıdım. Birde babamın gidişleri var tabi. Hatırlarım, bi komşu evine toplanmıştık, askeriye lefkoşe sınırına birlik gönderiyordu. Annemin dizlerine başımı koymuştum saçlarımı okşuyordu, komşu teyzelerden biri karşı koltukta Kuran okuyordu. Annem ve diğer teyzeler aralarında savaş çıkarsa ne olur nasıl gideriz diye konuşuyorlardı. Bikaç valizle eşyasız gelmişken bile bişeyleri arkada bırakmak zordu onlar için. Bazen gülüşüyorlardı ama gergin bi ortam vardı. Lojmanlar birliğin hemen yanında olduğundan dışardan geçen tankların sesi sanki evin içinde yankılanıyordu. Öylece uyukladığımı hatırlıyorum. Babamı düşünüp yanımda olmasını çok istediğimi hatırlıyorum. Dahası, onu görememe ihtimalimi düşünmek istemiyordum ama, savaş bazen buda demekti. Teyzeler bi zaman sonra ürküp ışığı da kapatmışlardı. Sonraki bi kaç günü çok net hatırlamıyorum, babam ertesi gün işten döner gibi gelmişti sanırım eve. Kardak Krizi yüzünden zaten gergin olan taraflar bu seferde bi kaç kendini bilmez genç yüzünden savaşın eşiğine gelmişti. Bir rum genci vurulmuş, iki asker yaralanmıştı. 95-96 yıllarıydı.

Ben hiç savaş görmedim, etrafımdaki kimse savaş görmedi, kimse geride bırakmadı evini, oyuncaklarını, ailesini. Ama bi yerlerde küçücük çocuklar bunları yaşıyorlar. Babalarını bir daha göremeyecekler, evlerine dönemeyecekler. Kimi yakınlarının ölümüne şahit oluyor, kimi vücudundan bir parçayı kaybediyor masumluğunun diyetini ödermiş gibi. Birileri ölüyor, birileri savaşa doğuyor. Kıbrıs benim için çok şey demek. Bugün Filistin Kıbrıs demek. Bugün savaş sadece çocukların gözyaşları değil kanları da demek. Bazen elden gelmeyen, dilden geliverir bir dua olur. O dua ki yerini bulur.

Yersiz bir son belki ama, kelimeler ve benim için içerdikleri anlamlar cümleleri buraya sürükledi. Savaş derken aklımıza gelenler içimizi sızlatıp, dilimizde dua olmuyorsa, hala içi boşsa bu kelimenin ve bi yerlerde birileri ölüyor ama olsun yapacak bişey yok deyip geçiyorsa birileri, daha çok, daha da çok ağlayası geliyor insanın...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İsim verin ki hakkınızda tonla teori üretüp kafayı yemeyeyim. Paylaşımcı olmaktanda çekinmeyin. Yemiyorum kimseyi.