Pazar, Kasım 30, 2008
...curiosity kills the cat...
belkide farketmektir sadece; kaderin cümlesinin bize ait olan harfleri. öyle harfler eklemek gerek ki ona pişmanlık duymamak sonradan. çok yanılmak çok hata yapmak yanlış sularda yüzmek doğru harflere yaklaştırmıyormuş insanı. bi harf var aklımda, bi harf var kalemin ucunda, yazsam mı biyerlere yoksa unutsam mı karar veremiyorum. silmek mümkün değilken insan harcamak istemiyor harfleri, endişe duyuyor doğruluğundan. bir harf var kalemin ucunda, merak etmeden duramıyorum nasıl duracak o cümlenin içinde, hayal ediyor ettiklerime tebebssüm katıyorum.endişeler çoğaldıkça unutmak kolaylaşıyor sanki. merak dediğimiz şey keşke hiç olmasa...
Salı, Kasım 11, 2008
Küçükcük bir kızdan parça parça ...
Sınavdan çıktım bi kaç saat önce; yazı yazmak istedim, düşündüm, ufak ufak belirdi kafamda bişeyler... Siyaset olmasın içinde, din-inanç vs. olmasın, hele aşk "aman!" dedim. Yazayım ama şiir olmasın, rastgele cümlelerde olmasın...
Düşündüm çokça zaman, aklıma çocukluğum geldi. Eskilerden dem vurayım istedim, kendimden bahsetmeyeyim; arkadaşlardan, çevredekilerden, ailemden bahsedeyim dedim. Parça parça içimden geldikçe yazayım, hatırlayayım ve mutlu olayım dedim...
Küçükken iki katlı bi evin üst katında otururduk. Etrafta yüksek bi bina yoktu. Aşıklar tepesi denilen bi tepe vardı, evimizin kocaman balkonu işte tam oraya bakardı. Annem titizlenir, korkar, salmazdı dışarı beni. Evin içinde oynardım, pencereden etrafa bakardım. Ufku genişti, gitmeye cesaret edemeyeceğim yerleri görürdü o iki katlı ev. Üç odası vardı ve bu odaların açıldığı bir salonu. Ön tarafta salondan çıkılırdı balkona. Girişi arkadaydı, evin dışından dolaşan, bi merdiveni vardı. Yan taraftaki bahçemize inerdi, ne büyük gelirdi o bit kadar bahçe bana.
Annem gencecikti o zamanlar, düşününce şimdi benim yaşlarımdaymış. Komşularımız severdi annemi; büküktü boynu çünkü, yüreği temizdi, biri bi laf söyleyecek hakkında kötü düşünecek, biri ettiği bi lafa gocunacak diye çekinirdi, ürkerdi. Şendi dahası, gülerdi çokça... Yaşlı çoluk çocuğunu evermiş teyzeler çok çalardı kapımızı, nasihatleri benim bile kulaklarımda. Yaşıtım çocukları olan teyzeler pek gelmezdi evimize, geldiklerinde annemi bi telaş alır evi toptan siler süpürür mutfakta pasta börek yapardı. Herhalde en çok böyle zamanlarda yemişimdir annemin köteğini.
Süslenip püslenip evimize gelen kadınlar bazen sahte bazen içten gülümsemeler taşırlardı. Çoğunun saçı sarıya boyanmış permalıydı, zaten her geldiklerinde ev içinde konuşurlardı bunu. Geldiklerinde annemle birlikte kapıda karşılardık onları, ben annemin eteğinden tutar arkasına saklanırdım. Çoğunun çocukları vardı ama ben kapıdan birlikte girdiklerini hiç hatırlamıyorum, sanki içeri salona girdiklerinde eteklerinden dökülürlerdi. Herkes oturunca çocuklar çıkıverirdi sahneye. Sonra önceden tanıştığım ya da ilk defa orada gördüğüm bu çocuklara ev sahipliği yapardım. Mevsim kışsa zordu çocukları sobalı evimizde memnun etmek.
Gelmelerinden bir zaman sonra oyuncak sepetini alır gelirdim. Bunlar dağınıklık yapacak çok küçük parçalardan oluşmayan, göz boyayacak kadar yeni, kıramayacakları kadar sağlam oyuncaklardı. Ki muhtemelen annem tarafından özenle derlenmişlerdi. Teyzeler uzun kaldığında çocuklar sıkılırlardı; bense yan odaya geçip annemin sakladığı oyuncaklarımı çıkarır, oyunlarda anlık bir başrol üstlenirdim. Herkes gittiğinde etraf toparlanırken annemle benim başrolde olacağımız yeni bi oyun başlardı, çoğu zaman ben bi köşeye saklanıp ağlayan suçlu çocuk olurdum.
Annem legoları böyle zamanlarda hiç sevmezdi. Çocukların ellerinde o legolar tüm eve yayılır, en ücra köşelerde unutulurdu çünkü. Legolar küçüklük hayallerimdi, annemle kurardık o hayalleri. O küçük kasabada bir oyuncakçı camekanından seyrederdik onları. Bazen kocaman bi araba, bazen de bi çocuk şekli verilmiş harika oyuncaklardı onlar. Kafamı kaldırıp annemin yüzüne baktığımda benim kadar istediğini anlardım; bu kadar isteyip almıyorsa derdim, belki o kadar paramız yoktur. İstemezdim, ağlamazdım hiç bi zaman, ısrar etmezdim anneme. O ne alırsa, benim için o, mutluluğumun sebebi oluverirdi.
Çocuk ruhluydu annem belki de çocuktu. Yirmi dört yirmi beş yaşında koca bi çocuktu. Evimize gelen süslü teyzeler gibi değildi, dudaklarını boyamazdı, diz altı eteğini giyer,saçlarını örter dünyanın en güzel annesi olurdu. Annem olurdu.
Yaşlı teyzeler çokça gelirdi evimize demiştim ya; annem mutlu olurdu geldiklerinde. Diz dize oturur, dertleşirlerdi. Kimi gelinini anlatırdı, kimi yeni evlenecek kızını. Annem onların anlattıklarıyla büyüdü sanki. Ben bi taraftan oyuncaklarımla oynar, bi taraftan da onları izlerdim.
Çok oyuncağım yoktu ama hepsinin farklı bi yeri vardı bende, bi oyuncak sadece bi araba, sadece bi bebek, sadece bi tabanca değildi benim için. Bi kapıydı ve bambaşka bi dünyaya açılırdı. Çok fazla arkadaşım yoktu, annem kışları soğukta üşürüm yazları da diğer çocuklarla kavga ederim diye dışarı çıkarmazdı beni. Ama en iyi oyun arkadaşım oydu.
Salonda yatardım, annem ben uyanınca yataktan çıkarmazdı beni. Aşağıya iner, sobanın kovasını doldururdu; her gün o eski soba annemin saatlerini çalardı benden. Sobamız yanıp evimiz ısındığında annem kahvaltıyı hazırlardı, yemek yerdik. Salonumuz kocamandı, evin tüm kapıları bu büyük salona açılırdı, yaramazlık yapmak için diğer odalardan birine girmemişsem günlerimi burada geçirirdim. İki divanımız vardı bir de büyükçe bir masa. Köşede de televizyonu koyduğumuz bir vitrin. Annemle tüm gün oyun oynardık bu salonda. Kahvaltıdan sonra beni televizyon başında bırakır gider işlerini hallederdi, bir zaman sonra ellerinde tabaklarla gelir "Komşum bana gel meyve yiyelim" derdi. Divanlardan birinde otururduk. Ev olarak hangi divanı istersem onu verirdi bana, hiç kavga etmezdik. Çok şey konuşurduk, hep anlatacak bişeyler bulurdu; hayvanları, doğayı, çiçekleri dinlerdim onun ağzından, gazetede okuduğumuz haberler yada türlü insan halleri günlük konuşmalarımız olurdu. Menekşenin gülü kıskanıp boynunu eğişini, güneşi izleyen ayçiçeklerini, camdan vazo yapan cam işçisini, hasta olunca neden ateşimiz çıktığını hep ondan dinledim. Öyle ki Elm Sokağı'nın Fredisini ilk bir gazete güpüründe görmüş, taktığı maskeyi ve oynadıkları anlamsız oyunu annemden dinlemiştim. Belki de o yüzden korkutmazdı filmler beni. Onun evinde yediğimiz meyveden sonra bana geçer, sohbetimize kaldığımız yerden devam ederdik. O yemenileri oyalar, kazak örerdi bense onunla aldığımız boyalarla resim yapardım. Önce onun evini siler süpürürdük, sonra da benim evimi. Oyunlarımız uzun sürerdi, mutlu ederdi kimi zamanda üzerdi beni. Ama sürerdi. Annemle hep oyun oynardık, hep de oynadık...
Sabahları çok erken uyanıverirdim daha aydınlanmamış olurdu hava, kalkar televizyonu açar Lulu'yu izlerdim. Siyah saçları, kırmızı elbisesi olan küçük bi kızdı Lulu. Yaramaz, bilmiş bi kızdı ama herkes severdi onu. Onun maceralarıyla başlardım güne, Lulu gidip yerine gazete okuyan spiker gelince gider babamı uyandırırdım. O da kahvaltısını yapar, kıyafetlerini giyip çıkardı evden. O gidince tekrar uyurdum. Şakacıydı babam, beni hep güldürürdü. Yaptığı her şey, attığı her adım sanki ben göreyim diyeydi. Çok severdi beni, herkesten çok. Bi şeyle uğraşırken bi anda dönüp göz kırpardı, gülmemeye çalışır ama tutamazdım kendimi. Annemin uyarıp uzak tuttuğu bir çok şeyi onun yanındayken kurcalayabilirdim. Hatta bazen vidaları sıkıştırmama ve böylece ona yardım etmeme izin verirdi. Buna rağmen azdı babam, sonra sonra çoğaldı doldu hayatıma...
Düşündüm çokça zaman, aklıma çocukluğum geldi. Eskilerden dem vurayım istedim, kendimden bahsetmeyeyim; arkadaşlardan, çevredekilerden, ailemden bahsedeyim dedim. Parça parça içimden geldikçe yazayım, hatırlayayım ve mutlu olayım dedim...
Küçükken iki katlı bi evin üst katında otururduk. Etrafta yüksek bi bina yoktu. Aşıklar tepesi denilen bi tepe vardı, evimizin kocaman balkonu işte tam oraya bakardı. Annem titizlenir, korkar, salmazdı dışarı beni. Evin içinde oynardım, pencereden etrafa bakardım. Ufku genişti, gitmeye cesaret edemeyeceğim yerleri görürdü o iki katlı ev. Üç odası vardı ve bu odaların açıldığı bir salonu. Ön tarafta salondan çıkılırdı balkona. Girişi arkadaydı, evin dışından dolaşan, bi merdiveni vardı. Yan taraftaki bahçemize inerdi, ne büyük gelirdi o bit kadar bahçe bana.
Annem gencecikti o zamanlar, düşününce şimdi benim yaşlarımdaymış. Komşularımız severdi annemi; büküktü boynu çünkü, yüreği temizdi, biri bi laf söyleyecek hakkında kötü düşünecek, biri ettiği bi lafa gocunacak diye çekinirdi, ürkerdi. Şendi dahası, gülerdi çokça... Yaşlı çoluk çocuğunu evermiş teyzeler çok çalardı kapımızı, nasihatleri benim bile kulaklarımda. Yaşıtım çocukları olan teyzeler pek gelmezdi evimize, geldiklerinde annemi bi telaş alır evi toptan siler süpürür mutfakta pasta börek yapardı. Herhalde en çok böyle zamanlarda yemişimdir annemin köteğini.
Süslenip püslenip evimize gelen kadınlar bazen sahte bazen içten gülümsemeler taşırlardı. Çoğunun saçı sarıya boyanmış permalıydı, zaten her geldiklerinde ev içinde konuşurlardı bunu. Geldiklerinde annemle birlikte kapıda karşılardık onları, ben annemin eteğinden tutar arkasına saklanırdım. Çoğunun çocukları vardı ama ben kapıdan birlikte girdiklerini hiç hatırlamıyorum, sanki içeri salona girdiklerinde eteklerinden dökülürlerdi. Herkes oturunca çocuklar çıkıverirdi sahneye. Sonra önceden tanıştığım ya da ilk defa orada gördüğüm bu çocuklara ev sahipliği yapardım. Mevsim kışsa zordu çocukları sobalı evimizde memnun etmek.
Gelmelerinden bir zaman sonra oyuncak sepetini alır gelirdim. Bunlar dağınıklık yapacak çok küçük parçalardan oluşmayan, göz boyayacak kadar yeni, kıramayacakları kadar sağlam oyuncaklardı. Ki muhtemelen annem tarafından özenle derlenmişlerdi. Teyzeler uzun kaldığında çocuklar sıkılırlardı; bense yan odaya geçip annemin sakladığı oyuncaklarımı çıkarır, oyunlarda anlık bir başrol üstlenirdim. Herkes gittiğinde etraf toparlanırken annemle benim başrolde olacağımız yeni bi oyun başlardı, çoğu zaman ben bi köşeye saklanıp ağlayan suçlu çocuk olurdum.
Annem legoları böyle zamanlarda hiç sevmezdi. Çocukların ellerinde o legolar tüm eve yayılır, en ücra köşelerde unutulurdu çünkü. Legolar küçüklük hayallerimdi, annemle kurardık o hayalleri. O küçük kasabada bir oyuncakçı camekanından seyrederdik onları. Bazen kocaman bi araba, bazen de bi çocuk şekli verilmiş harika oyuncaklardı onlar. Kafamı kaldırıp annemin yüzüne baktığımda benim kadar istediğini anlardım; bu kadar isteyip almıyorsa derdim, belki o kadar paramız yoktur. İstemezdim, ağlamazdım hiç bi zaman, ısrar etmezdim anneme. O ne alırsa, benim için o, mutluluğumun sebebi oluverirdi.
Çocuk ruhluydu annem belki de çocuktu. Yirmi dört yirmi beş yaşında koca bi çocuktu. Evimize gelen süslü teyzeler gibi değildi, dudaklarını boyamazdı, diz altı eteğini giyer,saçlarını örter dünyanın en güzel annesi olurdu. Annem olurdu.
Yaşlı teyzeler çokça gelirdi evimize demiştim ya; annem mutlu olurdu geldiklerinde. Diz dize oturur, dertleşirlerdi. Kimi gelinini anlatırdı, kimi yeni evlenecek kızını. Annem onların anlattıklarıyla büyüdü sanki. Ben bi taraftan oyuncaklarımla oynar, bi taraftan da onları izlerdim.
Çok oyuncağım yoktu ama hepsinin farklı bi yeri vardı bende, bi oyuncak sadece bi araba, sadece bi bebek, sadece bi tabanca değildi benim için. Bi kapıydı ve bambaşka bi dünyaya açılırdı. Çok fazla arkadaşım yoktu, annem kışları soğukta üşürüm yazları da diğer çocuklarla kavga ederim diye dışarı çıkarmazdı beni. Ama en iyi oyun arkadaşım oydu.
Salonda yatardım, annem ben uyanınca yataktan çıkarmazdı beni. Aşağıya iner, sobanın kovasını doldururdu; her gün o eski soba annemin saatlerini çalardı benden. Sobamız yanıp evimiz ısındığında annem kahvaltıyı hazırlardı, yemek yerdik. Salonumuz kocamandı, evin tüm kapıları bu büyük salona açılırdı, yaramazlık yapmak için diğer odalardan birine girmemişsem günlerimi burada geçirirdim. İki divanımız vardı bir de büyükçe bir masa. Köşede de televizyonu koyduğumuz bir vitrin. Annemle tüm gün oyun oynardık bu salonda. Kahvaltıdan sonra beni televizyon başında bırakır gider işlerini hallederdi, bir zaman sonra ellerinde tabaklarla gelir "Komşum bana gel meyve yiyelim" derdi. Divanlardan birinde otururduk. Ev olarak hangi divanı istersem onu verirdi bana, hiç kavga etmezdik. Çok şey konuşurduk, hep anlatacak bişeyler bulurdu; hayvanları, doğayı, çiçekleri dinlerdim onun ağzından, gazetede okuduğumuz haberler yada türlü insan halleri günlük konuşmalarımız olurdu. Menekşenin gülü kıskanıp boynunu eğişini, güneşi izleyen ayçiçeklerini, camdan vazo yapan cam işçisini, hasta olunca neden ateşimiz çıktığını hep ondan dinledim. Öyle ki Elm Sokağı'nın Fredisini ilk bir gazete güpüründe görmüş, taktığı maskeyi ve oynadıkları anlamsız oyunu annemden dinlemiştim. Belki de o yüzden korkutmazdı filmler beni. Onun evinde yediğimiz meyveden sonra bana geçer, sohbetimize kaldığımız yerden devam ederdik. O yemenileri oyalar, kazak örerdi bense onunla aldığımız boyalarla resim yapardım. Önce onun evini siler süpürürdük, sonra da benim evimi. Oyunlarımız uzun sürerdi, mutlu ederdi kimi zamanda üzerdi beni. Ama sürerdi. Annemle hep oyun oynardık, hep de oynadık...
Sabahları çok erken uyanıverirdim daha aydınlanmamış olurdu hava, kalkar televizyonu açar Lulu'yu izlerdim. Siyah saçları, kırmızı elbisesi olan küçük bi kızdı Lulu. Yaramaz, bilmiş bi kızdı ama herkes severdi onu. Onun maceralarıyla başlardım güne, Lulu gidip yerine gazete okuyan spiker gelince gider babamı uyandırırdım. O da kahvaltısını yapar, kıyafetlerini giyip çıkardı evden. O gidince tekrar uyurdum. Şakacıydı babam, beni hep güldürürdü. Yaptığı her şey, attığı her adım sanki ben göreyim diyeydi. Çok severdi beni, herkesten çok. Bi şeyle uğraşırken bi anda dönüp göz kırpardı, gülmemeye çalışır ama tutamazdım kendimi. Annemin uyarıp uzak tuttuğu bir çok şeyi onun yanındayken kurcalayabilirdim. Hatta bazen vidaları sıkıştırmama ve böylece ona yardım etmeme izin verirdi. Buna rağmen azdı babam, sonra sonra çoğaldı doldu hayatıma...
Cuma, Kasım 07, 2008
-sınav mınav-
sınavlardan nefret ediyorum. yok yok hayır kötü geçen ve geçmesi muhtelem sınavlardan nefret ediyorum :(
Çarşamba, Kasım 05, 2008
aptalca birşey
bazen atıyoruz adımlarımızı, bazense yalanlıyoruz duramıyoruz sözlerin arkasında, geçiştiriyoruz es geçiyoruz. görmezden geliyor; korkuyor, yanlış şeylere yoruyoruz.
bazen geçiyoruz birbirimizden, bazen dönemiyoruz bakamıyoruz arkalara, bırakıyor boşveriyoruz. yanlış yerlerde oyalanıp doğru yerleri kaçırıyoruz.
sona giden yol... az kaldı.
bazen geçiyoruz birbirimizden, bazen dönemiyoruz bakamıyoruz arkalara, bırakıyor boşveriyoruz. yanlış yerlerde oyalanıp doğru yerleri kaçırıyoruz.
sona giden yol... az kaldı.
Pazar, Ekim 26, 2008
İmlecimi kırıp, tuşlarımı çalmışlar...
Çok şey var anlatılacak, çok şey var yazılacak, çok şey var yaşanacak... Yarınlara taşınacak, temel atılacak, inşa edilecek çok şey var... Kırgınlıkları bi köşeye alıp yeni sayfalar açıyorum bu aralar. Sayfalara temiz şeyler yazıp çizip, silgi tüketmemek, boşlukları açıklamalarla doldurmamak, saklama gereği duymamak amaç. Hepsinden daha ziyade; yazarken dokunmamak huzursuz edici herhangi birşeye ve çizerken atlamamak detayları. Dersler sık boğaz ederken, saatleri saatlere bağlayıp boşluktan aşağı itiveriyor insan, arkasından bakmaya fırsat bile bulamıyor bazen. Üzülüyorum. Ödev var, sınav var, teslim var... Ucu ucuna ilmekleniyor herşey, örülüyor birer birer. Bitti demeye nefes almaya mecali kalmıyor insanın. Yine öyle bir zamanda gecenin üç buçuğunda sabahı bekliyorum yeni başlangıçlar için.
Ha bide kelimelerimi silmişler, söylemeyeyim diye. Kimse ulaşmasın diye. Oysa çok şey var anlatılacak, çok şey var yazılacak, çok şey var... Buna da alışırsın biliyorum, buna da "Ne yapalım buda böyle!" dersin. De bakalım. Alış bakalım...
not:1 saat kazanmışım bugün yeni günden çalınmış bir saat, evet koskoca bir saat :)
Ha bide kelimelerimi silmişler, söylemeyeyim diye. Kimse ulaşmasın diye. Oysa çok şey var anlatılacak, çok şey var yazılacak, çok şey var... Buna da alışırsın biliyorum, buna da "Ne yapalım buda böyle!" dersin. De bakalım. Alış bakalım...
not:1 saat kazanmışım bugün yeni günden çalınmış bir saat, evet koskoca bir saat :)
Perşembe, Ekim 16, 2008
Uyku
Bir melun uykudan uyandım, şaşkınlık var üzerimde çok rüya görmüşüm, çok da insan görmüşüm bu rüyalarda, çok şey gelip geçmiş. Uyandım. Rüyalarımda gördüklerim aklımın köşesinde ama tam da hayatımın içinde; bakışımda, tutumumda, davranışımda... Rüyaydı bitti o kötü uyku gitti. Ben varım, dimdik. Hafif uyku sersemi, yeni uyanmışlığın verdiği huysuzlukla, patavatsızlıkla... Gün aydın bana. Gün yeni.
Pazar, Ekim 12, 2008
Düşünce Dizileri...
"Hiç nefret ettiğin ve gerçekten de sıkı çalıştığın bir işin oldu mu? Uzun, sıkı bir çalışma günü. Sonunda evine gidersin yatarsın, gözlerini yumarsın. Ve birden kalkar ve farkına varırsın ki... O gün boyu çalışma sadece bir rüyaymış. İçine uyandığın hayatı asgari ücrete satmak yeterince kötüyken, Şimdi bir de rüyalarını bedavaya alırlar." in Walking Life
Umudu olanın başı diktir...
En çok kime kırıldım bugüne dek, en çok kim yaktı canımı, kimin arkasında durmuş olmaktan utandım, kimle geçirdiğim zamandan pişmanlık duydum. Artık kafamı kurcalamasına izin vermiyorum bu soruların. Birinin kırdıklarını tamir etmek çok daha zor kırılanlar için üzülmek uzak durmaya çalışırken tam ortasında bulmak kendini... Artık daha az merhamet edicem, artık daha kırıcı olucam kırılmamak adına, artık daha az güven duyucam ama iyi olacak herşey. Kahkahalar yerine huzurlu tebessümler gizli gizli dökülen gözyaşları ve pişmanlıklar yerine çıkarılacak dersler olacak. Ama dedim ya her şey çok daha güzel olacak...
Cumartesi, Ekim 11, 2008
İyesiz Kelimeler
Esti, oyun oynayayım dedim; bir kelime, bir paragraf, bir sayfa... Bilmem ki, belki de yeknesaklık tripleridir bunlar!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)