Pazartesi, Temmuz 19, 2010

Sahi Kaç Gündü Bu Haftasonu?

Cuma-Taksim J'adore, Cumartesi-Beşiktaş Yıldız Parkı, Pazar-Köşe Bucak Balat...

Çok gezdim çok yoruldum çok da eğlendim. Konuştum şakalaştım paylaştım öğrendim öğrettim. Hatırladım hatırlattım.
Cuma

İşten dönünce önce bi manzaraya indim, özlemişim okulu ya. Çivi çakmış gibiydim resmen 5 yıldır. Güz, bahar, yaz. Hatta tatiller.. Şimdi çalışıyorum ya okul kapalı sanki. Öyle hissediyorum. Öyle olmasını umuyorum belki. Ama değil tabiki. Değilmiş yani. Bi indim güneye, bi sürü insancık. Kimi ders çalışıyo, kiminin grup çalışması var, kimi işin geyiğinde bi köşede laklaklıyor. Tuhaf hissettim elbette. Ama yabancılaşma değil. Onunda zamanı gelecek gibi, umarım yakın zamanda olmaz.

Akşamına çıkıp taksime geçtik. Takıldım kızların peşine. Ona buna çarpa çarpa, bi sağa bi sola geçe geçe gidip oturduk j'adore'a. Sevimli bi yer. Tam bir çikolata dünyası. Biraz kafa dinledik, sohbet ettik, döndük eve.
Cumartesi
Öğleye kadar uyudum zaten, güzel bi his. Haftasonu geç uyanmayı amaç haline getirmek... :) kurmadım saat filan. Zaten mesaj yazarken uyuyakalmışım saati kuramadım bile. Öğlen yemek yaptım, özlemişim mutfağa girmeyi. Haftaiçi bi gün salata yapıcam, ekledim yapılacaklar listeme :) Beşiktaşa geçtim sonra, ekonomi konuştuk, geyik çevirdik, çay içtik. Ne çok şey var öğrenilecek daha. Yıldıza geçtik sonra, ne güzel ne sakin bi yer o öyle. Sevdik. Küçük bi arkadaş edindim :) çok hoş sohbet bi hanım kendisi. Bide kibar. Çocukları kesinlikle çok seviyorum. Yaşıtmışım gibi karşıma alıp konuşuyorum neler neler var dünyalarında. Güzel bi kazanımdı. Ha bide gelince sinema keyfi yaptık. Çocukken, parlement sinema kuşağında izlemiştim, ama o kadar uçmuş ki hikaye, sadece sahneler var aklımda. Beter Böcek. Tim Burton seviyoruz, o uçlaşıyor biz ona yakınlaşıyoruz, seviyoruz işte bi şekilde. İrite ede ede, sevdiriyor replikler kendini.
Pazar
Ah pazar, ne gündü. Bir sürü yazı çıkar bu günden. Bir sürü hikaye. Sokak sokak gezdik Balatı. Kaç oldu bilmem her seferinde ayrı bi olay, ayrı bi coşku. Bugünle ilgili bi yazı sözüm olsun. Daha da birşey söylemiyeyim. :) Bir detay daha, işkembe çok da kötü bişey değilmiş. İçilebilir. Hatta içilsin. Balata gidilsin de içilsin... :D
Şen kalın

Cuma, Temmuz 16, 2010

..koca bir sene..

Şimdi soranlar kurcalayanlar olacak, ne oldu da bıraktın yazmayı. Bilmem, küstüm sanırım. Şimdi derseniz, geçti mi kırgınlığım. Onu da bilmem, bişey hissetmiyorum, bişey hatırlamıyorum da. Koca sene nasıl geçti anlamadım, hem hiç birşey yapmamışım gibi hemde bir o kadar yoğun.

Habire okul bitince ne yapacaksın diye sorduk birbirimize, cevaplardan tatmin olamadık bi türlü. Aldıklarımızdan da, verdiklerimizden de. Koşturduk, konuşturduk durduk. Yönümüzü kaybettik. Yeni yollar keşfettik. Öğrenci kalmaya meylettik.
Bitti...

Yeni sene iş hayatıyla başladı; dolu dizgin, çok da güzel başladı. Evim gibi hissettiğim, tanıdık simalarla aşina olduğum simgelerle dolu bi yerde...
Staja İK'da başlamıştım. Davranış bilimleri. Beni özel sektöre ısındırdı 2 ay gibi kısa sürede... Ve noldu dersiniz? Pazarlamacı oldum sonra. Gülmeyin, gerçekten. Seve seve isteye isteye... Ürün yönetimi değil tabiki, eh o kadar da değil. Henüz, umarım, sanırım. :) Neyse, veri analiz ve raporlama yaptığım işin özü olacak. Çok sevdiğim, üzerine öğrenmeye doyamadığım bi alan. Analiz filan işleri zaten ekonometriden beridir sevip ilgilendiğim şeyler. Güzel oldu, güzel.
Evet evet! İyidir.

Dersler ve staj dışında koca sene hiç bişey yapmadım. Öyle hissediyorum. Yapmamışım gibi. Yazmadım, yazamadım. Fotoğraf çekemedim. Şiir de yazmadım. Bazen. Çok az. Kısacık. Arkadaşlarıma da çokça zaman ayıramadım, sevgilim sağolsun çaldı zamanımı. Hain. :) Yok yok, iyi çocuk.. Bütün kaprisimi derdimi çekti bu sene.

İş güç işleri ve koca sene böyleydi, daha da şimdilik bişey yok. Ama olacak, işte özellikle. Zamanla belki iş arkadaşlarımdan da bahsederim size. :) Saflıklarımdan. İlk iş tecrübelerimden..
Hadi bakalım..

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

dikkat şiir(!)

karışmışsa gözyaşlarım toprağıma
bir filiz yeşerecek içimde inceden
yeşilin her tonunu bürünüp üstüne
yürüyecek ruhumun her çıkmazına
sarılıp kuşanacak büsbütün benliğimi.
kasıp kavuracak vicdansa kendini
yanacak, yandıkça yakacak önce,
gözyaşımın gailesi, vicdanla bir olup
çıkardığında benliğimi en yükseklere
boşluklar hiçliğe varacak gözümde
avutacak ya yokluğumun farkındalığı,
işte o vakit eş olacak yokluk boşluğa.


04.05.09

Cumartesi, Nisan 11, 2009

...sebepsiz...

Hüzün bugün gözyaşımda aksini gördü, ürktü... İçimde bi yerlerde yalnızlığa el verdi, yürüdü, büyüdü...

Pazar, Nisan 05, 2009

Çalınmaz kardeş o, Üflenir :)

Yeni bi uğraş var artık hayatımda, çok uzunca kalmasını istediğim bi uğraş.. Ara sıra bahsi geçebilir yazılarda, konuşmalarda. Anlatırken zorlandığım bi husus var "Ney çalınır mı üflenir mi?" Aslına bakarsanız ben kendimce içimde bi cevap oturttum. Kendimce rahatım yani. Bence ney çalınmaz üflenir. Bu şekilde kullanılır konuşurken. Öyle kullanılmalı demiyorum sadece bunu seçiyorum.

Bu konu biraz da algı meselesi. Ney tasavvufla içiçe bi müzik aleti. Öyle ki tasavvufta esas; kamil insan olmaktır. Biraz günümüz tabiriyle vizyon olarak o seviyeye ulaşmayı seçmektir. Zor ve çetin bi yoldur. Gerçekten böyle insanlara büyük saygım var. Zaman zaman çok özendiğim, kendimce hayatıma yerleştirmeye çalıştığım küçük küçük ilkeler de var. Tasavvufla uğraşan insanların üç şeye benzemesi gerektiği söylenir. Biraz Mevlana'nın yedi öğüdünden devşirme bişey. Toprak, bulut ve yağmur gibi olma. Hepsinin alt yapısı, farklı bir konuya ve vasfa yönelik. Toprak hiç bişey beklemeyendir, hep verir iyiye de kötüye de. Bulutsa herkesi gölgeler ayrım yapmaz. Yağmursa, altında yürüyen herkesi ıslatır sevdiğini sevmediğini birbirinden ayırmaz. Aslında bakınca üçünde de prensip, aynı gibi görünür ama toprak topraktır bulutsa bulut. Bambaşka ince bi çizgi var burda, biraz sizden talep edilene bağlı. Toprak bağrına basar korur kollar herkesi taşır üstünde, yağmur sarar yıkar durular, bulutsa uzaktır ama faydasız değildir. Anlatması zor, henüz çokta sindirememiş biri için özellikle.

Neyse bu kadar dağıtmışken konuyu şu şekilde bağlamayı planlıyorum :) İşte tasavvufla uğraşan insan toprak, bulut veya yağmur gibi olmaya çalışırken çok eğilir bükülür, çokça yontar kendini. Başına gelenlerin kimden geldiğini anlamaya çalışır. Boynunu bükmeyi kabullenmeyi öğrenir. Ney üfleyen biri bence tasavvufla uğraşmasa da uğraşan birini fotoğrafı gibidir. Şeklen aynıdır. Başını eğer, üfler de üfler, nefesi kesilinceye kadar başı dönünceye kadar sorhoş oluncaya kadar hatta hoş nağmelerle başkalarını sarhoş edene kadar... Tasavvuftaki seviyeler gibi. Çalmaz yani, kimsenin gönlünü hoş etmek değildir amaç. (Tam burayı Zurnayı da üflüyoruz, onu da öyle mi kullanalım diyenlere itafen yazıyorum.) Amaç; sadece Ney üflemek ve kendi aldığı o zevkten başkasını da nasiplendirebilmektir.

Buraya bir destur koyup devam edeyim. Fotoğrafın fotoğrafı bile olmayı amaçlamıyorum. Keşke olabilsem ama... Neyse bu anlattıklarım sadece Ney çalınmaz üflenir olayıyla bağlantılı diye burdalar.

Biraz da Ney ve insanın benzerliği var aklımda birazcık bahsedeyim istiyorum. Gariptir bu benzerlikler, en azından ben bu benzetmelere yenileri eklendikçe daha da hevesli buluyorum kendimi. Ney sesi insan sesine en benzer sesmiş, müzik aletlerine bakıldığında. Artık oradaki ölçüden pek emin değilim desibel olarak mı oktav ve ya frekans olarak mı bilemiyorum. Bir taraftan da şöyle derler, her neyin kendine has bir sesi vardır akordları aynı olsa bile hafiften ses farklılıklarını biz bile hissedebiliriz.(bizden kasıt müzik kulağına sahip olmayan insancıklardır isterseniz üzerinize alınabilirsiniz.) Tıpkı her insanın sesinin farklı olması gibi.

Bunun dışında bir kamışın ilk filizlendiği andan artık Ney olabilecek hale gelmesi dokuz ayı bulur burda benzerliği görmek mümkün insan da ana rahmine düştükten dokuz ay sonra dünya şartlarına hazır hale gelir. (kimi insanlar yedi aylık olurlar yedi aylık ney/kamış olur mu diye hince sorular soranlara, "hadi be sende git işine" diye bi cevabı uygun görüyorum.) :)

Dahası insan gırtlağının dokuz boğumdan oluştuğu söylenir tıpkı ney gibi, o da dokuz boğumdur. Hocamız insanların aynı zamanda anatomide baştan ayağa dokuz parçada tanımlandığını söyledi. Gördüğüm ilk tıpçıyı yoldan çevirip bu işin aslını sorucam. Hoş yoldan tıpçı bulmam pek mümkün görünmüyo, google amcada bu konuda pek yardımcı olmadı bu durumda bikaç arkadaşın başına ekşicem gibi görünüyo. Onlar kendilerini biliyolar...

Son benzerlikse ney üzerindeki yedi delik. İnsanlar da dünyayı algılamak için başı üzerinde yedi deliğe sahiptir. Göz, kulak, burundaki ikişer delikle ağız toplam yedi deliktir. Gördüklerimiz duyduklarımız kısacası hislerimiz bizi biçimlendiren şeylerken, ney de bu yedi delikle kendini gerçekleştirir. Bunlar görünüşten gelen benzerlikler, tasavvufi benzerlikleri hiç saymadım. Kesinlikle bu konuyu konuşmayı çok isterim ama yeri değil, bilahere konusu açılırsa konuşulur.

Mesnevi'nin girişini Ney'e ayıran Mevlana'nın bir bildiği olmalı mutlak. O halde onun bir cümlesiyle bitireyim:

"Türk olsun, Acem olsun; musiki âşıkların ortak gıdasıdır."