Salı, Ağustos 17, 2010

İstanbul-Ankara_____Ankara-İstanbul

06.08.10_9:20
İstanbul-Ankara yolunda 4000metreden aşağıya bakerken şunu farkettim. Birincisi; Çok küçüğüz, çok. İkincisi; köyler ne güzel görünüyor öyle. Özellikle ana yol üzerindekiler; yolun iki kenarında evler, bir küçük meydan ve meydanda bir cami. Bu kadar küçüksek niye sağımızla solumuzla bir değiliz? Niye komşularımıza hoş sohbet değiliz? Komşuluk önemli.

kendime not: Komşulara yemek yap! Aşure veya tatlı da olur.

+Ankara düzenli şehir!
+Mimarlık için güzel teorilerim var. Maketler, havadan görünen binalar...
+Oyun parkları şeker gibi.
+Bizi takip eden uçağın gölgesi.Uçağın bizi takip eden gölgesi. Bizi takip eden gölge, uçağın. Takip ede...
+Yükseklerde değil ama inerken hissedilen hız. Tutku.
+Mutluluk. Pilot Gökhan Eraslan ve Kabin şefi (ne olduğunu bilmiyorum; uçuş şefi filan da olabilir.) İlker Yalçın. Soyadı yalçın olmayabilir. Ve dahi değildir. Kulaklarıma genelde hislerimden daha az güvenirim.
+Aynı olay, iki farklı duygu. Pistten ayrılış, perona dönüş.

06.08.10_19:30
Merhaba Ankara! Sıcaktın ama bunaltmadın, Aferim!
Uçak dışında manzaralı gidiş yolu sonrası, uçak içi tespitlere geçelim. Kalkış zordu. Bol çocuklu, bol ağlamalıydı. Koridorda oturmak sıkıcı ve bence daha korkutucu. Kontrolü kaybetme hissi yaşatıyor. Bu durumu sevmem. Hava bi parça bulutlu olduğu için 1-2 kere hava boşluğuna düştük. Ama bulutlar güzeldi, pamuk gibi. (kimbilir kaç kişi aynı şeyi söyledi, ne klişe!) Hemen koridor komşum,kalkışta uyudu, yada uyur gibi yaptı sonrasında bıdır bıdır konuştu çünkü. Arka çaprazımdaki amca, gözlüklerini burnunun ucuna indirip bulmaca çözdü. Kaptanımız ??? yükseklik ???oldukça hızlı ve aceleye gelmiş bir anonstu. (kulaklarıma güvenmediğimi söylemiştim değil mi?) D. güzel bişey yaptı, sudoku çözüyor.

Bulut denizinde seyahat!
Rüyamda hep uçtuğumu görürüm. Kimseyi inandıramam ama uçarım. Öyle yürürken koşmaya başlarım, parmak uçlarımda koşarım, hızlanırım, havalanırım ve gerçekten hissederim bunu. Uçağın içindeyken aynı zevki almıyor insan.( yanına bile yaklaşmıyor.)

İstanbul! Ankara gibi değilsin. Desen desen, yamuk yumuksun. :D Seviyorum seni.
Kendime yeni bir not: Adalara git, bisiklete bin.



Can yeleği koltuğunuzun altındadır, Lütfen otururken Kemerinizi bağlayın.
Life vest under your seat, please fasten seat belt while seated.

Sevgilim..

Sevmiyorum seni
Sevsem böyle mi olurdu?
Eteğimi giyer çıkardım evden
Camda taşa uyanırdın bi sabah.
Ben yol mahmuru, gülümsemenle ayılırdım
Tabi ya kalkar gelirdim,
Öperdim annenin ellerinden
Babana bi kahve yapar
Çocukluğunu dinlerdim uzunca.
Merdivenlerin başına durur
Kafanı kaldır da bak diye beklerdim.
Sevsem daha azı olmazdım
Fazlası olurdum hep.

Sevmiyorum seni
Sevsem İstanbul böyle mi kalırdı
Beyoğlu dize gelirdi şarkılarımla
Sıraselviler’de bi camide
Kız kulesini aşka getirirdim
Göz kırpardı galataya,
Ve gerçekten yaprak kıpırdasa içimde
Fırtına olurdu İstanbul’da, ağlar dururdu
Ekim bitmezdi hiç, kasım gelmez.
Emirgan dübeş atar, kanlıca marsa giderdi

Bi sevsem aslında seni
Epey güzel olurdum sanki
Saçlarım Rapunzel’e meydan okurdu
Hazerfen’e rakip olurdum hiç yoktan
Galataya çıkar kızkulesine uçardım
Mektup güvercini misali.
Meydana inerdim bi gün Dulcinea’yı bulmaya
Öyle ya, balık tutar rakıya meze yapardım
Kavakta bi kale fetheder
Kıyıdan bi gemi bırakırdım ismine
Diyorum ya sevmiyorum seni, hem de hiç.
Hala inanmıyorsun biliyorum,
Sen herkesten çok ben gibisin.
12.08.10 Perşembe 23:05

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

Sahi Kaç Gündü Bu Haftasonu?

Cuma-Taksim J'adore, Cumartesi-Beşiktaş Yıldız Parkı, Pazar-Köşe Bucak Balat...

Çok gezdim çok yoruldum çok da eğlendim. Konuştum şakalaştım paylaştım öğrendim öğrettim. Hatırladım hatırlattım.
Cuma

İşten dönünce önce bi manzaraya indim, özlemişim okulu ya. Çivi çakmış gibiydim resmen 5 yıldır. Güz, bahar, yaz. Hatta tatiller.. Şimdi çalışıyorum ya okul kapalı sanki. Öyle hissediyorum. Öyle olmasını umuyorum belki. Ama değil tabiki. Değilmiş yani. Bi indim güneye, bi sürü insancık. Kimi ders çalışıyo, kiminin grup çalışması var, kimi işin geyiğinde bi köşede laklaklıyor. Tuhaf hissettim elbette. Ama yabancılaşma değil. Onunda zamanı gelecek gibi, umarım yakın zamanda olmaz.

Akşamına çıkıp taksime geçtik. Takıldım kızların peşine. Ona buna çarpa çarpa, bi sağa bi sola geçe geçe gidip oturduk j'adore'a. Sevimli bi yer. Tam bir çikolata dünyası. Biraz kafa dinledik, sohbet ettik, döndük eve.
Cumartesi
Öğleye kadar uyudum zaten, güzel bi his. Haftasonu geç uyanmayı amaç haline getirmek... :) kurmadım saat filan. Zaten mesaj yazarken uyuyakalmışım saati kuramadım bile. Öğlen yemek yaptım, özlemişim mutfağa girmeyi. Haftaiçi bi gün salata yapıcam, ekledim yapılacaklar listeme :) Beşiktaşa geçtim sonra, ekonomi konuştuk, geyik çevirdik, çay içtik. Ne çok şey var öğrenilecek daha. Yıldıza geçtik sonra, ne güzel ne sakin bi yer o öyle. Sevdik. Küçük bi arkadaş edindim :) çok hoş sohbet bi hanım kendisi. Bide kibar. Çocukları kesinlikle çok seviyorum. Yaşıtmışım gibi karşıma alıp konuşuyorum neler neler var dünyalarında. Güzel bi kazanımdı. Ha bide gelince sinema keyfi yaptık. Çocukken, parlement sinema kuşağında izlemiştim, ama o kadar uçmuş ki hikaye, sadece sahneler var aklımda. Beter Böcek. Tim Burton seviyoruz, o uçlaşıyor biz ona yakınlaşıyoruz, seviyoruz işte bi şekilde. İrite ede ede, sevdiriyor replikler kendini.
Pazar
Ah pazar, ne gündü. Bir sürü yazı çıkar bu günden. Bir sürü hikaye. Sokak sokak gezdik Balatı. Kaç oldu bilmem her seferinde ayrı bi olay, ayrı bi coşku. Bugünle ilgili bi yazı sözüm olsun. Daha da birşey söylemiyeyim. :) Bir detay daha, işkembe çok da kötü bişey değilmiş. İçilebilir. Hatta içilsin. Balata gidilsin de içilsin... :D
Şen kalın

Cuma, Temmuz 16, 2010

..koca bir sene..

Şimdi soranlar kurcalayanlar olacak, ne oldu da bıraktın yazmayı. Bilmem, küstüm sanırım. Şimdi derseniz, geçti mi kırgınlığım. Onu da bilmem, bişey hissetmiyorum, bişey hatırlamıyorum da. Koca sene nasıl geçti anlamadım, hem hiç birşey yapmamışım gibi hemde bir o kadar yoğun.

Habire okul bitince ne yapacaksın diye sorduk birbirimize, cevaplardan tatmin olamadık bi türlü. Aldıklarımızdan da, verdiklerimizden de. Koşturduk, konuşturduk durduk. Yönümüzü kaybettik. Yeni yollar keşfettik. Öğrenci kalmaya meylettik.
Bitti...

Yeni sene iş hayatıyla başladı; dolu dizgin, çok da güzel başladı. Evim gibi hissettiğim, tanıdık simalarla aşina olduğum simgelerle dolu bi yerde...
Staja İK'da başlamıştım. Davranış bilimleri. Beni özel sektöre ısındırdı 2 ay gibi kısa sürede... Ve noldu dersiniz? Pazarlamacı oldum sonra. Gülmeyin, gerçekten. Seve seve isteye isteye... Ürün yönetimi değil tabiki, eh o kadar da değil. Henüz, umarım, sanırım. :) Neyse, veri analiz ve raporlama yaptığım işin özü olacak. Çok sevdiğim, üzerine öğrenmeye doyamadığım bi alan. Analiz filan işleri zaten ekonometriden beridir sevip ilgilendiğim şeyler. Güzel oldu, güzel.
Evet evet! İyidir.

Dersler ve staj dışında koca sene hiç bişey yapmadım. Öyle hissediyorum. Yapmamışım gibi. Yazmadım, yazamadım. Fotoğraf çekemedim. Şiir de yazmadım. Bazen. Çok az. Kısacık. Arkadaşlarıma da çokça zaman ayıramadım, sevgilim sağolsun çaldı zamanımı. Hain. :) Yok yok, iyi çocuk.. Bütün kaprisimi derdimi çekti bu sene.

İş güç işleri ve koca sene böyleydi, daha da şimdilik bişey yok. Ama olacak, işte özellikle. Zamanla belki iş arkadaşlarımdan da bahsederim size. :) Saflıklarımdan. İlk iş tecrübelerimden..
Hadi bakalım..

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

dikkat şiir(!)

karışmışsa gözyaşlarım toprağıma
bir filiz yeşerecek içimde inceden
yeşilin her tonunu bürünüp üstüne
yürüyecek ruhumun her çıkmazına
sarılıp kuşanacak büsbütün benliğimi.
kasıp kavuracak vicdansa kendini
yanacak, yandıkça yakacak önce,
gözyaşımın gailesi, vicdanla bir olup
çıkardığında benliğimi en yükseklere
boşluklar hiçliğe varacak gözümde
avutacak ya yokluğumun farkındalığı,
işte o vakit eş olacak yokluk boşluğa.


04.05.09