Pazartesi, Mayıs 04, 2009

dikkat şiir(!)

karışmışsa gözyaşlarım toprağıma
bir filiz yeşerecek içimde inceden
yeşilin her tonunu bürünüp üstüne
yürüyecek ruhumun her çıkmazına
sarılıp kuşanacak büsbütün benliğimi.
kasıp kavuracak vicdansa kendini
yanacak, yandıkça yakacak önce,
gözyaşımın gailesi, vicdanla bir olup
çıkardığında benliğimi en yükseklere
boşluklar hiçliğe varacak gözümde
avutacak ya yokluğumun farkındalığı,
işte o vakit eş olacak yokluk boşluğa.


04.05.09

Cumartesi, Nisan 11, 2009

...sebepsiz...

Hüzün bugün gözyaşımda aksini gördü, ürktü... İçimde bi yerlerde yalnızlığa el verdi, yürüdü, büyüdü...

Pazar, Nisan 05, 2009

Çalınmaz kardeş o, Üflenir :)

Yeni bi uğraş var artık hayatımda, çok uzunca kalmasını istediğim bi uğraş.. Ara sıra bahsi geçebilir yazılarda, konuşmalarda. Anlatırken zorlandığım bi husus var "Ney çalınır mı üflenir mi?" Aslına bakarsanız ben kendimce içimde bi cevap oturttum. Kendimce rahatım yani. Bence ney çalınmaz üflenir. Bu şekilde kullanılır konuşurken. Öyle kullanılmalı demiyorum sadece bunu seçiyorum.

Bu konu biraz da algı meselesi. Ney tasavvufla içiçe bi müzik aleti. Öyle ki tasavvufta esas; kamil insan olmaktır. Biraz günümüz tabiriyle vizyon olarak o seviyeye ulaşmayı seçmektir. Zor ve çetin bi yoldur. Gerçekten böyle insanlara büyük saygım var. Zaman zaman çok özendiğim, kendimce hayatıma yerleştirmeye çalıştığım küçük küçük ilkeler de var. Tasavvufla uğraşan insanların üç şeye benzemesi gerektiği söylenir. Biraz Mevlana'nın yedi öğüdünden devşirme bişey. Toprak, bulut ve yağmur gibi olma. Hepsinin alt yapısı, farklı bir konuya ve vasfa yönelik. Toprak hiç bişey beklemeyendir, hep verir iyiye de kötüye de. Bulutsa herkesi gölgeler ayrım yapmaz. Yağmursa, altında yürüyen herkesi ıslatır sevdiğini sevmediğini birbirinden ayırmaz. Aslında bakınca üçünde de prensip, aynı gibi görünür ama toprak topraktır bulutsa bulut. Bambaşka ince bi çizgi var burda, biraz sizden talep edilene bağlı. Toprak bağrına basar korur kollar herkesi taşır üstünde, yağmur sarar yıkar durular, bulutsa uzaktır ama faydasız değildir. Anlatması zor, henüz çokta sindirememiş biri için özellikle.

Neyse bu kadar dağıtmışken konuyu şu şekilde bağlamayı planlıyorum :) İşte tasavvufla uğraşan insan toprak, bulut veya yağmur gibi olmaya çalışırken çok eğilir bükülür, çokça yontar kendini. Başına gelenlerin kimden geldiğini anlamaya çalışır. Boynunu bükmeyi kabullenmeyi öğrenir. Ney üfleyen biri bence tasavvufla uğraşmasa da uğraşan birini fotoğrafı gibidir. Şeklen aynıdır. Başını eğer, üfler de üfler, nefesi kesilinceye kadar başı dönünceye kadar sorhoş oluncaya kadar hatta hoş nağmelerle başkalarını sarhoş edene kadar... Tasavvuftaki seviyeler gibi. Çalmaz yani, kimsenin gönlünü hoş etmek değildir amaç. (Tam burayı Zurnayı da üflüyoruz, onu da öyle mi kullanalım diyenlere itafen yazıyorum.) Amaç; sadece Ney üflemek ve kendi aldığı o zevkten başkasını da nasiplendirebilmektir.

Buraya bir destur koyup devam edeyim. Fotoğrafın fotoğrafı bile olmayı amaçlamıyorum. Keşke olabilsem ama... Neyse bu anlattıklarım sadece Ney çalınmaz üflenir olayıyla bağlantılı diye burdalar.

Biraz da Ney ve insanın benzerliği var aklımda birazcık bahsedeyim istiyorum. Gariptir bu benzerlikler, en azından ben bu benzetmelere yenileri eklendikçe daha da hevesli buluyorum kendimi. Ney sesi insan sesine en benzer sesmiş, müzik aletlerine bakıldığında. Artık oradaki ölçüden pek emin değilim desibel olarak mı oktav ve ya frekans olarak mı bilemiyorum. Bir taraftan da şöyle derler, her neyin kendine has bir sesi vardır akordları aynı olsa bile hafiften ses farklılıklarını biz bile hissedebiliriz.(bizden kasıt müzik kulağına sahip olmayan insancıklardır isterseniz üzerinize alınabilirsiniz.) Tıpkı her insanın sesinin farklı olması gibi.

Bunun dışında bir kamışın ilk filizlendiği andan artık Ney olabilecek hale gelmesi dokuz ayı bulur burda benzerliği görmek mümkün insan da ana rahmine düştükten dokuz ay sonra dünya şartlarına hazır hale gelir. (kimi insanlar yedi aylık olurlar yedi aylık ney/kamış olur mu diye hince sorular soranlara, "hadi be sende git işine" diye bi cevabı uygun görüyorum.) :)

Dahası insan gırtlağının dokuz boğumdan oluştuğu söylenir tıpkı ney gibi, o da dokuz boğumdur. Hocamız insanların aynı zamanda anatomide baştan ayağa dokuz parçada tanımlandığını söyledi. Gördüğüm ilk tıpçıyı yoldan çevirip bu işin aslını sorucam. Hoş yoldan tıpçı bulmam pek mümkün görünmüyo, google amcada bu konuda pek yardımcı olmadı bu durumda bikaç arkadaşın başına ekşicem gibi görünüyo. Onlar kendilerini biliyolar...

Son benzerlikse ney üzerindeki yedi delik. İnsanlar da dünyayı algılamak için başı üzerinde yedi deliğe sahiptir. Göz, kulak, burundaki ikişer delikle ağız toplam yedi deliktir. Gördüklerimiz duyduklarımız kısacası hislerimiz bizi biçimlendiren şeylerken, ney de bu yedi delikle kendini gerçekleştirir. Bunlar görünüşten gelen benzerlikler, tasavvufi benzerlikleri hiç saymadım. Kesinlikle bu konuyu konuşmayı çok isterim ama yeri değil, bilahere konusu açılırsa konuşulur.

Mesnevi'nin girişini Ney'e ayıran Mevlana'nın bir bildiği olmalı mutlak. O halde onun bir cümlesiyle bitireyim:

"Türk olsun, Acem olsun; musiki âşıkların ortak gıdasıdır."

Cuma, Nisan 03, 2009

...sınavlara inat...

Sınav sınav üstüne, olmuyor be kardeş. Kötü geçmiyo, iyi geçmiyo sadece geçip gidiyor. Gezmek lazım, muhabbet etmek lazım, yalnız kalmak lazım bazense... Ama yok illa ki tutacak yakamızdan uykusuz bırakacak, keyif kaçıracak... Ama iyi gidiyo hayat, mutluyum bu aralar... Çokça mutlu oluyorum hatta hiç burukluk yaşamıyorum bile denebilir... Hayat kimi zaman romantik-komedi film izlemek gibi :D

not: Barış anlaşmalarını bozmamak lazım. Film uzun sürmeli, bi ömür sürmeli, hep sürmeli :))

Cuma, Ocak 23, 2009

...Babaeski'den Kıbrıs'a Bir Çocugun Savas Algısı...

Anılardaki kıbrıs yolculuğu, savaş ve filistin...

Bir gün bi telefon geldi eve. Salonda oyun oynuyordum, annemle konuştular. Çok net hatırlıyorum konuşmaları, annemin telaşı dikkatimi çekmiş olmalı. Hayırlı olsun sizin neresi oldu bizim neresi oldu ah vah ne yapıcaz telaşları içinde kapattı telofonu annem. Tayinimiz çıkmıştı...

Bundan bi kaç ay önce de babam bir çocuk telaşıyla gelmişti eve, parkesini ve ceketini çıkarmış halde, bi köşede oturduğunu hatırlıyorum. Annem hemen yanında duruyordu, bense kapıdan onları izliyordum. Babam elindeki kalemle beyaz bir kağıt üzerine birşeyler yazıyordu. Annemle de konuşmuşlardı. Garip gelmişti halleri. Kağıt bi süre sonra çıkarıldığı sarı zarfın içine konduğunda konuşmaların içinde geçen bir kelimeyi sordum babama. Tayin!

İlk böyle öğrendiğim bu kelime yine çıktı işte karşıma, kıbrısa gidiyorduk tayinimiz çıkmıştı. Dikmen adlı küçük bir kasaba, iki üç sokak ötesi değil, bilmediğim bir şehir. Bayramlarda arabamızla gittiğimiz anneanne evinden de uzak. Kolilenen eşyalar, salonun ortasında koltuklar ve halılar için dikilen kılıflar, çuvallar, kocaman kasalar... Tam bir curcuna. Hazırlıklar ve evi toplama aşaması hep şenlikli değildi benim için, çoğu zaman buruk ve yepyeni bi olaydı. Annem oyuncaklarımı kolilere koyduğunda içim burkulmuştu. Eşyalarımızı kıbrısa götürmeyecektik, bu oyuncaklarımı çok uzun zaman göremeyeceğim anlamına geliyordu. Bi bebeğim vardı anne bunu nolur koymayalım demiştim. O anki hüznümle, iki yıl sonra koliden çıkan bebeğimle ilk karşılaşma anımda hissettiklerim gariptir. Onu çok özlemiştim, ama bi o kadar da yabancılaşmıştım... Sonra naftalin almıştık pazardan, kasalara yerleştirilen yorganlar arasına koymuştu onları annem. Tek tek dolaşıp vedalaşmıştık tanıdıklarla, helalleşmiştik. Ve perdelerin çıkarılıp yerlerine gazetelerin yapıştırıldığı evimizdeki o son gece... Bunların hepsi aklımda bir hüzün yumağı...

Eşyaları yükleme kısmını hatırlamıyorum ben bir yakınımızda kalmıştım sanırım. Orda çocuklarla geçirdiğim son gece de aklımda. Aile dostu derler ya hani, yıllar yılı görüşülen çok şey ifade eden. Babalarımız, annelerimiz öyle yakındılar. Bende severdim onları, hep yeni şeyler öğrenirdim onlardan. Zaten babamların ordaki dostlukları ayrı bir hikaye konusudur.

Biz böylece arkamızda bıraktık Babaeski'yi. Eşyalarımız babannemlerin evinde bir depoya bırakılmıştı. Annemle ben birlikte anneannemlerde geçirmiştik yazı, her zamanki gibi. Sonra da babam geri döndü. Kıbrıs'a gitmiş evimizi hazır etmişti. Annem babam ve ben birkaç valizle birlikte yeni evimize gidiyorduk. Dedem üzerinde 124 murat yazan arabasıyla İzmir'e götürdü bizi. İlk defa uçağa binmiştim. Bulutların üstüne çıkmıştık, çiçek şeklinde yollar görmüştüm. Koca bir denizin üstünden geçtik, işte orası kıbrıs dediğinde babam, adaları su üzerinde yüzüyor sandığım bir zamandı. Uçaktan indik. Yerden sıcak bir buhar yüzümüze vuruyor gibiydi. Annem sıcaktan yakınırken ben yumuşayan asvaltla ilgileniyordum. Ayaklarım, içine gömülüverecek gibiydi.

Yeni evimizle ilk karşılaştığım zamanı tam anımsamıyorum, sanırım ben bahçede daha sonraları tepesinden inmediğim koca dut ağacımızın altında oturmuştum, annemse içeri evi gezmeye girmişti. Güzeldi evimiz, eşyalarımız eskiydi, derleme oldukları belliydi. Önce alıştık onlara, sonra da arkamızda bırakıp geldik tekrar Türkiye'ye. Orda geçen iki senenin izlerini taşırım hala. Çok şeydi Kıbrıs benim için. Politika demekti, savaş demekti, çocukluk demekti, geride bırakılmak zorunda kalınan bi ev demekti...

Dikmen'de okula ve arkadaşlarıma alışmam çok uzun sürmemişti. İlginç ama sevimli şiveyi, yüklemlerdeki kısaltmaları kapmıştım çabucak. Derslerde kıbrıs coğrafyası ve tarihi üzerine çokça şey öğrendik. Haftasonları ise lefkoşe ve girneye inerdik annemle, adım adım gezer tarihi yerleri görürdük. Tam bir laboratuar ortamı. Yaşlı amca ve teyzelerle tanışır, hikayeler dinlerdik. Okulda da durum farklı değildi, öğretmenlerimizden yaşça büyük olanlar kıbrıstaki savaşa tanıklık etmişlerdi. O zor günlerden anılar aktarıyorlardı bize. Bi resim öğretmenim vardı, çok severdim onu, en az resim yapmak kadar. Bi gün derste on dakikalık bi hikaye anlatmıştı bize, bizde onun resmini yapmıştık. Hikayesinde küçük bi kız vardı, bizzat kendisiydi. Küçük kız bahçede oyun oynuyorken, köye bağıra bağıra "Rumlar geliyor, kaçın!" diyen biri gelir. Ailesiyle birlikte bikaç parça eşyayı alıp çıkarlar köyden. Bir daha geri dönemezler. Bir daha asla görmez rum tarafında kalan evini ve eşyalarını. İşte o zamanlar savaş bu demekti benim için, geride bıraktıkların demekti.

Annem lojmana kapanmazdı, köydeki dikiş nakış kursuna yazılmıştı. Çokça arkadaşı vardı evlerine gidip gelirdik. Güzel dostlukları olmuştu. Evlerine ayakkabıyla giren, farklı yemekler tatlılar yapan, bizi şaşkınlıkla ve büyük bir samimiyetle kabul eden teyzelerdi onlar. Kiminin akrabaları kalmıştı rum tarafında, kiminin evi toprağı bağı bahçesi. Sıfırdan başlamışlar herşeye. Yaşayan bi müze gibi Kıbrıs. Bir ev; bir müze var hafızamda, duvarlarında kurşun izleri. Fotoğraflar asılmış heryere. Bir banyo etrafta yine kurşun delikleri, kan izleri hiç dokunulmamış gibi. Ve tek kare fotoğraf. Bir anne üç çocuğuyla sığınmış banyoya, küvete. Kaçamamış, orda vurulmuşlar. İşte o evi müze yapmışlar Dr. Nihat İlhan'ın evi. O zamansa savaş çocukların ölümü demekti benim için. Annelerin ölümü.

Sonra Barış ve Özgürlük Anıtını, müzesini gezdiğimizi hatırlarım. Rehberimiz yaşlı bi amcaydı. Etraftaki silahları, mermileri, ölenlerin fotoğraflarını, kıyafetleri anlatmamıştı bizlere; kıbrıs çıkartmasının olduğu gün ne yaşadığını, ne yaptığını anlatmıştı. Rum komşularıyla birlikte güzel günler yaşarken, birden nasıl düşman olduklarını anlatmıştı. Dahası evlerin yakılışını, çocukların ve gençlerin vuruluşunu.

Savaşı dokuz on yaşlarımda böyle tanıdım. Birde babamın gidişleri var tabi. Hatırlarım, bi komşu evine toplanmıştık, askeriye lefkoşe sınırına birlik gönderiyordu. Annemin dizlerine başımı koymuştum saçlarımı okşuyordu, komşu teyzelerden biri karşı koltukta Kuran okuyordu. Annem ve diğer teyzeler aralarında savaş çıkarsa ne olur nasıl gideriz diye konuşuyorlardı. Bikaç valizle eşyasız gelmişken bile bişeyleri arkada bırakmak zordu onlar için. Bazen gülüşüyorlardı ama gergin bi ortam vardı. Lojmanlar birliğin hemen yanında olduğundan dışardan geçen tankların sesi sanki evin içinde yankılanıyordu. Öylece uyukladığımı hatırlıyorum. Babamı düşünüp yanımda olmasını çok istediğimi hatırlıyorum. Dahası, onu görememe ihtimalimi düşünmek istemiyordum ama, savaş bazen buda demekti. Teyzeler bi zaman sonra ürküp ışığı da kapatmışlardı. Sonraki bi kaç günü çok net hatırlamıyorum, babam ertesi gün işten döner gibi gelmişti sanırım eve. Kardak Krizi yüzünden zaten gergin olan taraflar bu seferde bi kaç kendini bilmez genç yüzünden savaşın eşiğine gelmişti. Bir rum genci vurulmuş, iki asker yaralanmıştı. 95-96 yıllarıydı.

Ben hiç savaş görmedim, etrafımdaki kimse savaş görmedi, kimse geride bırakmadı evini, oyuncaklarını, ailesini. Ama bi yerlerde küçücük çocuklar bunları yaşıyorlar. Babalarını bir daha göremeyecekler, evlerine dönemeyecekler. Kimi yakınlarının ölümüne şahit oluyor, kimi vücudundan bir parçayı kaybediyor masumluğunun diyetini ödermiş gibi. Birileri ölüyor, birileri savaşa doğuyor. Kıbrıs benim için çok şey demek. Bugün Filistin Kıbrıs demek. Bugün savaş sadece çocukların gözyaşları değil kanları da demek. Bazen elden gelmeyen, dilden geliverir bir dua olur. O dua ki yerini bulur.

Yersiz bir son belki ama, kelimeler ve benim için içerdikleri anlamlar cümleleri buraya sürükledi. Savaş derken aklımıza gelenler içimizi sızlatıp, dilimizde dua olmuyorsa, hala içi boşsa bu kelimenin ve bi yerlerde birileri ölüyor ama olsun yapacak bişey yok deyip geçiyorsa birileri, daha çok, daha da çok ağlayası geliyor insanın...