Salı, Aralık 13, 2016

biz hep böyle miydik?

Hep böyle parça pinçik miydik biz? Hep böyleydik de ezilen, ötekileşen bir omuz bulup sakinliyor muydu, herkes mağduriyetini alıp ortak noktalardan o çeşitlilikte bir noktada yer buluyor muydu kendine? Ve kitleler birbirine hem yakınıp ağlayacak omuz hem de siper olabiliyor muydu? 

Neden böyle parça pinçik olduk biz, neden herkes birbirinden korkar oldu? Halk, ayrışmak yerine birleşmiyor muydu yıllarca, her maçta her yarışta her bayramda her yeni yılda? Farklı şeylerden umut besleyip ayni şeylere sövmüyor muydu on yıllarca?

Aşağılanan ve aşağılayan arasında, zenginle fakirin ve alimle cahilin arasında milyonlar yok muydu gülüp geçecek, geçiştirecek? Makul kelimesini unutalı ne çok zaman oldu. Yıllardır bir hapishane deneyini tecrübeliyoruz sanki. Herkes rolüne adapte olmuş, perçinliyor güdülerini. Bazen 90’lara 80’lere ve daha da öncelerine atıf yapılıyor, biz bugünlere nasıl atıflar yapacağız acaba?


Yıllar geçecek ve herkesin refah ve özgür olduğu bir dünyaya erecek miyiz?


Salı, Aralık 14, 2010

...Bebek kapı-Güney meydan...


Her mevsim başka güzel, gecesinde akşamında sabahında..

Ateş böcekleriyle eylüle çalan yaz akşamında, yada erguvan kokulu ışıl ışıl baharında.. Islak bazen puslu, yada tatlı bi kahverengi tonu sevgilinin tebessümünde. Şimdi sen yürür geçersin, o bi gün hayatından geçer. Gider. Bir dost bahsinde anarsın, ararsın, daralırsın. Yılları sıralarsın aklında da hesabın ucunu kaçırırsın...

Çok mu geç oldu? Uyanalım o zaman.

Perşembe, Ekim 21, 2010

Ölüm.

Bir gün sonrası yok, bir saat sonrası, belki bir dakika. 

Gitmek,
Hayallerden, planlardan, gözlerden..

Havalardan mıdır bilemiyorum, çokça düşünüyorum ölümü.

Ne çok hayal var henüz kurgulanmamış, yapacak ne çok şey var, atılacak adım, gidecek uzak, yaslanacak omuz. Bir gün tatlı bir gülümsemeyle ayrılıp, bir damla gözyaşı oluvermek ertesi güne. Ne kadar acı.

Korkuyor muyum?

Önceleri sadece, hayatımdakileri kaybetmekten korkardım. Şimdiyse hayatımı. Bazen düşünüyorum da, çok hayale dahil olmuşum, çok söz vermişim, çok yola girmişim.

Bir düşünce. Elini tuttuğum onca insan, ellerine bakıp ağlayacak arkamdan. Ağlamayacak mı? Belki.

Ne değişti, dünden bugüne? Benim için eğer varsa bir yarın, daha neler değişecek? Büyüyor muyum peki, bu mu çıkarmam gereken sonuç? Büyüseydim hazmetmem kolay olurdu. Halbuki gittikçe zorlaşıyor. Etrafımdaki herşey aynıysa, aynıysa düzen, aynıysa insanlar, aynıysa kahramanlar ve zorbalar... Ne değişti?

Neye bağlandım bu kadar? Ölüm diyordum, bir dakika sonrasındaki yokluk diyordum. Ne kadar zor böylesini düşünmek. Hayır, hayır. Gitmek.

Öylece, sessizce. Bütün hayallerden sıyrılıp, hayatlardan, planlardan...

Püff.

Perşembe, Ekim 14, 2010

Bütün kadınların kafası karışık mıdır?

Ece Temelkuran'ın bir yazısı... İçimden geçenleri dillendirmiş. Birilerinin benle aynı şeyi düşünüyor olduğunu bilmek bu sefer bana hayat neşesi, umudu aşılamadı. Yorgun muyum artık, bir şeylerden sebep?

"Bütün Çocuklar, bir kez olsun, anne ve babalarını cezalandırmak için ölmeyi düşünmüştür mutlaka.
Ve nedense hep ağlamışlardır düşün sonunda.
Belki bu öykü de bir cezalandırma.
Ağlama?
Bunları oku. denize karşı bir sigara yak. tek şekerli, demli bir çay koy masaya, çok neşeli bir müzik çalsın mutlaka, kapat gözlerini, gülümse, çünkü…
BÜTÜN KADINLARIN KAFASI KARIŞIKTIR, çünkü…
bir gün bir anda, bazı kızgınlıklarını unuttuğunun farkına varacaksın, artık pek düşünmediğini, çünkü artık bildiğini anlayıp, ellerini bir klarnet taksimi gibi uzatacaksın, hâlâ kafan karışık olacak, ama artık bunu seveceksin, sevmelisin de.
KADINSIN…
… BİR ÇİÇEĞİN YANINDAN GEÇER GİBİ YAŞAMALIYIZ ASLINDA."

Cuma, Eylül 10, 2010

..okumak..

Nedir bir romanda insanın gözyaşlarını çağıran şey?
Beynimin içini kaplayan renkleri mi yazarın her anlattığı detayın?
Fark etmeden o romandaki biri olmayı kabul edişim mi?
Yoksa düşüncelerini okuyamadığım romancınınsa yazmaya korktuğu hayatların, ve onların bilinmezliği yada çektikleri acı mı?
Sanırım olasılık dahilindeki hiçbir cevap, beynimin bir romana verdiği tepkiyi açıklayamaz, açıklayamayacak!

Khaled_Hosseini

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Bin türlü soru!

Ofisteyim. Öğrencilikten pat diye çıkıp çalışmaya başlamak çok kolay değil, çoook uzun zamandır kendimi çömez hissetmiyordum, bi parça da özlemişim aslında. Henüz sınırları keşfetmiş değilim... :)

işte, işe yeni başlayan birinin şakınlıkları...
-- Mail üzerinden tanıştığın birine şirinlik yapıcam derken gülen surat koymak laubali bi hareket midir?
-- Lavobaya gidince karşılaştığın ofis arkadaşınla ne konuşursun?
-- Dolu asansöre binip kapı önüne iliştiğinde ne tarafa dönersin?
-- Toplantı yapıp henüz tanıştığın kişinin ismini unutursan nasıl hitap edersin?
-- Kime hanım/bey dersin? ve neden?
-- Çalışmaya başlamadan önce 3 ay staj yapmışken fotokobi çekmeyi beceremezsen durumu hangi şirinliğe bağlayıp kotarırsın?
-- Herkesin bi anda toparlanıp konuşmaya başladığı bi konuyu en kestirme kimden öğrenirsin?
-- Soru sormanın sınırı nedir?
-- Herkes yemeklerden şikayetçi ve sen memnunsan durumu öğrencilikten yeni çıkmış olmaya mı damak zevkinin garipliğine mi bağlamalısın?
-- Sabah geç kaldığında herşey normalmış gibi mi davranmalısın mahcubiyetini mi göstermelisin?
-- Tüm İK işlemlerini halletmene rağmen hala biyerlerden bişeyler çıkacakmış hissinin üzerinden nasıl atarsın?
-- Hangi toplantı bilgisayarını götürüp işlerini halledebileceğin yoğunluktadır?
-- Gerçekten, içten teşekkür etmenin bi yolu yok mudur? Yalakalık ve soğukluk sınırı iş hayatında nerelerdedir?
-- Biri kendini tanıtmanı istediğinde ne kadar detay vermeli, ne demeli?
...

Uzar gider bu liste. Velakin güzel.

Salı, Ağustos 17, 2010

İstanbul-Ankara_____Ankara-İstanbul

06.08.10_9:20
İstanbul-Ankara yolunda 4000metreden aşağıya bakerken şunu farkettim. Birincisi; Çok küçüğüz, çok. İkincisi; köyler ne güzel görünüyor öyle. Özellikle ana yol üzerindekiler; yolun iki kenarında evler, bir küçük meydan ve meydanda bir cami. Bu kadar küçüksek niye sağımızla solumuzla bir değiliz? Niye komşularımıza hoş sohbet değiliz? Komşuluk önemli.

kendime not: Komşulara yemek yap! Aşure veya tatlı da olur.

+Ankara düzenli şehir!
+Mimarlık için güzel teorilerim var. Maketler, havadan görünen binalar...
+Oyun parkları şeker gibi.
+Bizi takip eden uçağın gölgesi.Uçağın bizi takip eden gölgesi. Bizi takip eden gölge, uçağın. Takip ede...
+Yükseklerde değil ama inerken hissedilen hız. Tutku.
+Mutluluk. Pilot Gökhan Eraslan ve Kabin şefi (ne olduğunu bilmiyorum; uçuş şefi filan da olabilir.) İlker Yalçın. Soyadı yalçın olmayabilir. Ve dahi değildir. Kulaklarıma genelde hislerimden daha az güvenirim.
+Aynı olay, iki farklı duygu. Pistten ayrılış, perona dönüş.

06.08.10_19:30
Merhaba Ankara! Sıcaktın ama bunaltmadın, Aferim!
Uçak dışında manzaralı gidiş yolu sonrası, uçak içi tespitlere geçelim. Kalkış zordu. Bol çocuklu, bol ağlamalıydı. Koridorda oturmak sıkıcı ve bence daha korkutucu. Kontrolü kaybetme hissi yaşatıyor. Bu durumu sevmem. Hava bi parça bulutlu olduğu için 1-2 kere hava boşluğuna düştük. Ama bulutlar güzeldi, pamuk gibi. (kimbilir kaç kişi aynı şeyi söyledi, ne klişe!) Hemen koridor komşum,kalkışta uyudu, yada uyur gibi yaptı sonrasında bıdır bıdır konuştu çünkü. Arka çaprazımdaki amca, gözlüklerini burnunun ucuna indirip bulmaca çözdü. Kaptanımız ??? yükseklik ???oldukça hızlı ve aceleye gelmiş bir anonstu. (kulaklarıma güvenmediğimi söylemiştim değil mi?) D. güzel bişey yaptı, sudoku çözüyor.

Bulut denizinde seyahat!
Rüyamda hep uçtuğumu görürüm. Kimseyi inandıramam ama uçarım. Öyle yürürken koşmaya başlarım, parmak uçlarımda koşarım, hızlanırım, havalanırım ve gerçekten hissederim bunu. Uçağın içindeyken aynı zevki almıyor insan.( yanına bile yaklaşmıyor.)

İstanbul! Ankara gibi değilsin. Desen desen, yamuk yumuksun. :D Seviyorum seni.
Kendime yeni bir not: Adalara git, bisiklete bin.



Can yeleği koltuğunuzun altındadır, Lütfen otururken Kemerinizi bağlayın.
Life vest under your seat, please fasten seat belt while seated.

Sevgilim..

Sevmiyorum seni
Sevsem böyle mi olurdu?
Eteğimi giyer çıkardım evden
Camda taşa uyanırdın bi sabah.
Ben yol mahmuru, gülümsemenle ayılırdım
Tabi ya kalkar gelirdim,
Öperdim annenin ellerinden
Babana bi kahve yapar
Çocukluğunu dinlerdim uzunca.
Merdivenlerin başına durur
Kafanı kaldır da bak diye beklerdim.
Sevsem daha azı olmazdım
Fazlası olurdum hep.

Sevmiyorum seni
Sevsem İstanbul böyle mi kalırdı
Beyoğlu dize gelirdi şarkılarımla
Sıraselviler’de bi camide
Kız kulesini aşka getirirdim
Göz kırpardı galataya,
Ve gerçekten yaprak kıpırdasa içimde
Fırtına olurdu İstanbul’da, ağlar dururdu
Ekim bitmezdi hiç, kasım gelmez.
Emirgan dübeş atar, kanlıca marsa giderdi

Bi sevsem aslında seni
Epey güzel olurdum sanki
Saçlarım Rapunzel’e meydan okurdu
Hazerfen’e rakip olurdum hiç yoktan
Galataya çıkar kızkulesine uçardım
Mektup güvercini misali.
Meydana inerdim bi gün Dulcinea’yı bulmaya
Öyle ya, balık tutar rakıya meze yapardım
Kavakta bi kale fetheder
Kıyıdan bi gemi bırakırdım ismine
Diyorum ya sevmiyorum seni, hem de hiç.
Hala inanmıyorsun biliyorum,
Sen herkesten çok ben gibisin.
12.08.10 Perşembe 23:05

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

Sahi Kaç Gündü Bu Haftasonu?

Cuma-Taksim J'adore, Cumartesi-Beşiktaş Yıldız Parkı, Pazar-Köşe Bucak Balat...

Çok gezdim çok yoruldum çok da eğlendim. Konuştum şakalaştım paylaştım öğrendim öğrettim. Hatırladım hatırlattım.
Cuma

İşten dönünce önce bi manzaraya indim, özlemişim okulu ya. Çivi çakmış gibiydim resmen 5 yıldır. Güz, bahar, yaz. Hatta tatiller.. Şimdi çalışıyorum ya okul kapalı sanki. Öyle hissediyorum. Öyle olmasını umuyorum belki. Ama değil tabiki. Değilmiş yani. Bi indim güneye, bi sürü insancık. Kimi ders çalışıyo, kiminin grup çalışması var, kimi işin geyiğinde bi köşede laklaklıyor. Tuhaf hissettim elbette. Ama yabancılaşma değil. Onunda zamanı gelecek gibi, umarım yakın zamanda olmaz.

Akşamına çıkıp taksime geçtik. Takıldım kızların peşine. Ona buna çarpa çarpa, bi sağa bi sola geçe geçe gidip oturduk j'adore'a. Sevimli bi yer. Tam bir çikolata dünyası. Biraz kafa dinledik, sohbet ettik, döndük eve.
Cumartesi
Öğleye kadar uyudum zaten, güzel bi his. Haftasonu geç uyanmayı amaç haline getirmek... :) kurmadım saat filan. Zaten mesaj yazarken uyuyakalmışım saati kuramadım bile. Öğlen yemek yaptım, özlemişim mutfağa girmeyi. Haftaiçi bi gün salata yapıcam, ekledim yapılacaklar listeme :) Beşiktaşa geçtim sonra, ekonomi konuştuk, geyik çevirdik, çay içtik. Ne çok şey var öğrenilecek daha. Yıldıza geçtik sonra, ne güzel ne sakin bi yer o öyle. Sevdik. Küçük bi arkadaş edindim :) çok hoş sohbet bi hanım kendisi. Bide kibar. Çocukları kesinlikle çok seviyorum. Yaşıtmışım gibi karşıma alıp konuşuyorum neler neler var dünyalarında. Güzel bi kazanımdı. Ha bide gelince sinema keyfi yaptık. Çocukken, parlement sinema kuşağında izlemiştim, ama o kadar uçmuş ki hikaye, sadece sahneler var aklımda. Beter Böcek. Tim Burton seviyoruz, o uçlaşıyor biz ona yakınlaşıyoruz, seviyoruz işte bi şekilde. İrite ede ede, sevdiriyor replikler kendini.
Pazar
Ah pazar, ne gündü. Bir sürü yazı çıkar bu günden. Bir sürü hikaye. Sokak sokak gezdik Balatı. Kaç oldu bilmem her seferinde ayrı bi olay, ayrı bi coşku. Bugünle ilgili bi yazı sözüm olsun. Daha da birşey söylemiyeyim. :) Bir detay daha, işkembe çok da kötü bişey değilmiş. İçilebilir. Hatta içilsin. Balata gidilsin de içilsin... :D
Şen kalın

Cuma, Temmuz 16, 2010

..koca bir sene..

Şimdi soranlar kurcalayanlar olacak, ne oldu da bıraktın yazmayı. Bilmem, küstüm sanırım. Şimdi derseniz, geçti mi kırgınlığım. Onu da bilmem, bişey hissetmiyorum, bişey hatırlamıyorum da. Koca sene nasıl geçti anlamadım, hem hiç birşey yapmamışım gibi hemde bir o kadar yoğun.

Habire okul bitince ne yapacaksın diye sorduk birbirimize, cevaplardan tatmin olamadık bi türlü. Aldıklarımızdan da, verdiklerimizden de. Koşturduk, konuşturduk durduk. Yönümüzü kaybettik. Yeni yollar keşfettik. Öğrenci kalmaya meylettik.
Bitti...

Yeni sene iş hayatıyla başladı; dolu dizgin, çok da güzel başladı. Evim gibi hissettiğim, tanıdık simalarla aşina olduğum simgelerle dolu bi yerde...
Staja İK'da başlamıştım. Davranış bilimleri. Beni özel sektöre ısındırdı 2 ay gibi kısa sürede... Ve noldu dersiniz? Pazarlamacı oldum sonra. Gülmeyin, gerçekten. Seve seve isteye isteye... Ürün yönetimi değil tabiki, eh o kadar da değil. Henüz, umarım, sanırım. :) Neyse, veri analiz ve raporlama yaptığım işin özü olacak. Çok sevdiğim, üzerine öğrenmeye doyamadığım bi alan. Analiz filan işleri zaten ekonometriden beridir sevip ilgilendiğim şeyler. Güzel oldu, güzel.
Evet evet! İyidir.

Dersler ve staj dışında koca sene hiç bişey yapmadım. Öyle hissediyorum. Yapmamışım gibi. Yazmadım, yazamadım. Fotoğraf çekemedim. Şiir de yazmadım. Bazen. Çok az. Kısacık. Arkadaşlarıma da çokça zaman ayıramadım, sevgilim sağolsun çaldı zamanımı. Hain. :) Yok yok, iyi çocuk.. Bütün kaprisimi derdimi çekti bu sene.

İş güç işleri ve koca sene böyleydi, daha da şimdilik bişey yok. Ama olacak, işte özellikle. Zamanla belki iş arkadaşlarımdan da bahsederim size. :) Saflıklarımdan. İlk iş tecrübelerimden..
Hadi bakalım..

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

dikkat şiir(!)

karışmışsa gözyaşlarım toprağıma
bir filiz yeşerecek içimde inceden
yeşilin her tonunu bürünüp üstüne
yürüyecek ruhumun her çıkmazına
sarılıp kuşanacak büsbütün benliğimi.
kasıp kavuracak vicdansa kendini
yanacak, yandıkça yakacak önce,
gözyaşımın gailesi, vicdanla bir olup
çıkardığında benliğimi en yükseklere
boşluklar hiçliğe varacak gözümde
avutacak ya yokluğumun farkındalığı,
işte o vakit eş olacak yokluk boşluğa.


04.05.09

Cumartesi, Nisan 11, 2009

...sebepsiz...

Hüzün bugün gözyaşımda aksini gördü, ürktü... İçimde bi yerlerde yalnızlığa el verdi, yürüdü, büyüdü...

Pazar, Nisan 05, 2009

Çalınmaz kardeş o, Üflenir :)

Yeni bi uğraş var artık hayatımda, çok uzunca kalmasını istediğim bi uğraş.. Ara sıra bahsi geçebilir yazılarda, konuşmalarda. Anlatırken zorlandığım bi husus var "Ney çalınır mı üflenir mi?" Aslına bakarsanız ben kendimce içimde bi cevap oturttum. Kendimce rahatım yani. Bence ney çalınmaz üflenir. Bu şekilde kullanılır konuşurken. Öyle kullanılmalı demiyorum sadece bunu seçiyorum.

Bu konu biraz da algı meselesi. Ney tasavvufla içiçe bi müzik aleti. Öyle ki tasavvufta esas; kamil insan olmaktır. Biraz günümüz tabiriyle vizyon olarak o seviyeye ulaşmayı seçmektir. Zor ve çetin bi yoldur. Gerçekten böyle insanlara büyük saygım var. Zaman zaman çok özendiğim, kendimce hayatıma yerleştirmeye çalıştığım küçük küçük ilkeler de var. Tasavvufla uğraşan insanların üç şeye benzemesi gerektiği söylenir. Biraz Mevlana'nın yedi öğüdünden devşirme bişey. Toprak, bulut ve yağmur gibi olma. Hepsinin alt yapısı, farklı bir konuya ve vasfa yönelik. Toprak hiç bişey beklemeyendir, hep verir iyiye de kötüye de. Bulutsa herkesi gölgeler ayrım yapmaz. Yağmursa, altında yürüyen herkesi ıslatır sevdiğini sevmediğini birbirinden ayırmaz. Aslında bakınca üçünde de prensip, aynı gibi görünür ama toprak topraktır bulutsa bulut. Bambaşka ince bi çizgi var burda, biraz sizden talep edilene bağlı. Toprak bağrına basar korur kollar herkesi taşır üstünde, yağmur sarar yıkar durular, bulutsa uzaktır ama faydasız değildir. Anlatması zor, henüz çokta sindirememiş biri için özellikle.

Neyse bu kadar dağıtmışken konuyu şu şekilde bağlamayı planlıyorum :) İşte tasavvufla uğraşan insan toprak, bulut veya yağmur gibi olmaya çalışırken çok eğilir bükülür, çokça yontar kendini. Başına gelenlerin kimden geldiğini anlamaya çalışır. Boynunu bükmeyi kabullenmeyi öğrenir. Ney üfleyen biri bence tasavvufla uğraşmasa da uğraşan birini fotoğrafı gibidir. Şeklen aynıdır. Başını eğer, üfler de üfler, nefesi kesilinceye kadar başı dönünceye kadar sorhoş oluncaya kadar hatta hoş nağmelerle başkalarını sarhoş edene kadar... Tasavvuftaki seviyeler gibi. Çalmaz yani, kimsenin gönlünü hoş etmek değildir amaç. (Tam burayı Zurnayı da üflüyoruz, onu da öyle mi kullanalım diyenlere itafen yazıyorum.) Amaç; sadece Ney üflemek ve kendi aldığı o zevkten başkasını da nasiplendirebilmektir.

Buraya bir destur koyup devam edeyim. Fotoğrafın fotoğrafı bile olmayı amaçlamıyorum. Keşke olabilsem ama... Neyse bu anlattıklarım sadece Ney çalınmaz üflenir olayıyla bağlantılı diye burdalar.

Biraz da Ney ve insanın benzerliği var aklımda birazcık bahsedeyim istiyorum. Gariptir bu benzerlikler, en azından ben bu benzetmelere yenileri eklendikçe daha da hevesli buluyorum kendimi. Ney sesi insan sesine en benzer sesmiş, müzik aletlerine bakıldığında. Artık oradaki ölçüden pek emin değilim desibel olarak mı oktav ve ya frekans olarak mı bilemiyorum. Bir taraftan da şöyle derler, her neyin kendine has bir sesi vardır akordları aynı olsa bile hafiften ses farklılıklarını biz bile hissedebiliriz.(bizden kasıt müzik kulağına sahip olmayan insancıklardır isterseniz üzerinize alınabilirsiniz.) Tıpkı her insanın sesinin farklı olması gibi.

Bunun dışında bir kamışın ilk filizlendiği andan artık Ney olabilecek hale gelmesi dokuz ayı bulur burda benzerliği görmek mümkün insan da ana rahmine düştükten dokuz ay sonra dünya şartlarına hazır hale gelir. (kimi insanlar yedi aylık olurlar yedi aylık ney/kamış olur mu diye hince sorular soranlara, "hadi be sende git işine" diye bi cevabı uygun görüyorum.) :)

Dahası insan gırtlağının dokuz boğumdan oluştuğu söylenir tıpkı ney gibi, o da dokuz boğumdur. Hocamız insanların aynı zamanda anatomide baştan ayağa dokuz parçada tanımlandığını söyledi. Gördüğüm ilk tıpçıyı yoldan çevirip bu işin aslını sorucam. Hoş yoldan tıpçı bulmam pek mümkün görünmüyo, google amcada bu konuda pek yardımcı olmadı bu durumda bikaç arkadaşın başına ekşicem gibi görünüyo. Onlar kendilerini biliyolar...

Son benzerlikse ney üzerindeki yedi delik. İnsanlar da dünyayı algılamak için başı üzerinde yedi deliğe sahiptir. Göz, kulak, burundaki ikişer delikle ağız toplam yedi deliktir. Gördüklerimiz duyduklarımız kısacası hislerimiz bizi biçimlendiren şeylerken, ney de bu yedi delikle kendini gerçekleştirir. Bunlar görünüşten gelen benzerlikler, tasavvufi benzerlikleri hiç saymadım. Kesinlikle bu konuyu konuşmayı çok isterim ama yeri değil, bilahere konusu açılırsa konuşulur.

Mesnevi'nin girişini Ney'e ayıran Mevlana'nın bir bildiği olmalı mutlak. O halde onun bir cümlesiyle bitireyim:

"Türk olsun, Acem olsun; musiki âşıkların ortak gıdasıdır."

Cuma, Nisan 03, 2009

...sınavlara inat...

Sınav sınav üstüne, olmuyor be kardeş. Kötü geçmiyo, iyi geçmiyo sadece geçip gidiyor. Gezmek lazım, muhabbet etmek lazım, yalnız kalmak lazım bazense... Ama yok illa ki tutacak yakamızdan uykusuz bırakacak, keyif kaçıracak... Ama iyi gidiyo hayat, mutluyum bu aralar... Çokça mutlu oluyorum hatta hiç burukluk yaşamıyorum bile denebilir... Hayat kimi zaman romantik-komedi film izlemek gibi :D

not: Barış anlaşmalarını bozmamak lazım. Film uzun sürmeli, bi ömür sürmeli, hep sürmeli :))

Cuma, Ocak 23, 2009

...Babaeski'den Kıbrıs'a Bir Çocugun Savas Algısı...

Anılardaki kıbrıs yolculuğu, savaş ve filistin...

Bir gün bi telefon geldi eve. Salonda oyun oynuyordum, annemle konuştular. Çok net hatırlıyorum konuşmaları, annemin telaşı dikkatimi çekmiş olmalı. Hayırlı olsun sizin neresi oldu bizim neresi oldu ah vah ne yapıcaz telaşları içinde kapattı telofonu annem. Tayinimiz çıkmıştı...

Bundan bi kaç ay önce de babam bir çocuk telaşıyla gelmişti eve, parkesini ve ceketini çıkarmış halde, bi köşede oturduğunu hatırlıyorum. Annem hemen yanında duruyordu, bense kapıdan onları izliyordum. Babam elindeki kalemle beyaz bir kağıt üzerine birşeyler yazıyordu. Annemle de konuşmuşlardı. Garip gelmişti halleri. Kağıt bi süre sonra çıkarıldığı sarı zarfın içine konduğunda konuşmaların içinde geçen bir kelimeyi sordum babama. Tayin!

İlk böyle öğrendiğim bu kelime yine çıktı işte karşıma, kıbrısa gidiyorduk tayinimiz çıkmıştı. Dikmen adlı küçük bir kasaba, iki üç sokak ötesi değil, bilmediğim bir şehir. Bayramlarda arabamızla gittiğimiz anneanne evinden de uzak. Kolilenen eşyalar, salonun ortasında koltuklar ve halılar için dikilen kılıflar, çuvallar, kocaman kasalar... Tam bir curcuna. Hazırlıklar ve evi toplama aşaması hep şenlikli değildi benim için, çoğu zaman buruk ve yepyeni bi olaydı. Annem oyuncaklarımı kolilere koyduğunda içim burkulmuştu. Eşyalarımızı kıbrısa götürmeyecektik, bu oyuncaklarımı çok uzun zaman göremeyeceğim anlamına geliyordu. Bi bebeğim vardı anne bunu nolur koymayalım demiştim. O anki hüznümle, iki yıl sonra koliden çıkan bebeğimle ilk karşılaşma anımda hissettiklerim gariptir. Onu çok özlemiştim, ama bi o kadar da yabancılaşmıştım... Sonra naftalin almıştık pazardan, kasalara yerleştirilen yorganlar arasına koymuştu onları annem. Tek tek dolaşıp vedalaşmıştık tanıdıklarla, helalleşmiştik. Ve perdelerin çıkarılıp yerlerine gazetelerin yapıştırıldığı evimizdeki o son gece... Bunların hepsi aklımda bir hüzün yumağı...

Eşyaları yükleme kısmını hatırlamıyorum ben bir yakınımızda kalmıştım sanırım. Orda çocuklarla geçirdiğim son gece de aklımda. Aile dostu derler ya hani, yıllar yılı görüşülen çok şey ifade eden. Babalarımız, annelerimiz öyle yakındılar. Bende severdim onları, hep yeni şeyler öğrenirdim onlardan. Zaten babamların ordaki dostlukları ayrı bir hikaye konusudur.

Biz böylece arkamızda bıraktık Babaeski'yi. Eşyalarımız babannemlerin evinde bir depoya bırakılmıştı. Annemle ben birlikte anneannemlerde geçirmiştik yazı, her zamanki gibi. Sonra da babam geri döndü. Kıbrıs'a gitmiş evimizi hazır etmişti. Annem babam ve ben birkaç valizle birlikte yeni evimize gidiyorduk. Dedem üzerinde 124 murat yazan arabasıyla İzmir'e götürdü bizi. İlk defa uçağa binmiştim. Bulutların üstüne çıkmıştık, çiçek şeklinde yollar görmüştüm. Koca bir denizin üstünden geçtik, işte orası kıbrıs dediğinde babam, adaları su üzerinde yüzüyor sandığım bir zamandı. Uçaktan indik. Yerden sıcak bir buhar yüzümüze vuruyor gibiydi. Annem sıcaktan yakınırken ben yumuşayan asvaltla ilgileniyordum. Ayaklarım, içine gömülüverecek gibiydi.

Yeni evimizle ilk karşılaştığım zamanı tam anımsamıyorum, sanırım ben bahçede daha sonraları tepesinden inmediğim koca dut ağacımızın altında oturmuştum, annemse içeri evi gezmeye girmişti. Güzeldi evimiz, eşyalarımız eskiydi, derleme oldukları belliydi. Önce alıştık onlara, sonra da arkamızda bırakıp geldik tekrar Türkiye'ye. Orda geçen iki senenin izlerini taşırım hala. Çok şeydi Kıbrıs benim için. Politika demekti, savaş demekti, çocukluk demekti, geride bırakılmak zorunda kalınan bi ev demekti...

Dikmen'de okula ve arkadaşlarıma alışmam çok uzun sürmemişti. İlginç ama sevimli şiveyi, yüklemlerdeki kısaltmaları kapmıştım çabucak. Derslerde kıbrıs coğrafyası ve tarihi üzerine çokça şey öğrendik. Haftasonları ise lefkoşe ve girneye inerdik annemle, adım adım gezer tarihi yerleri görürdük. Tam bir laboratuar ortamı. Yaşlı amca ve teyzelerle tanışır, hikayeler dinlerdik. Okulda da durum farklı değildi, öğretmenlerimizden yaşça büyük olanlar kıbrıstaki savaşa tanıklık etmişlerdi. O zor günlerden anılar aktarıyorlardı bize. Bi resim öğretmenim vardı, çok severdim onu, en az resim yapmak kadar. Bi gün derste on dakikalık bi hikaye anlatmıştı bize, bizde onun resmini yapmıştık. Hikayesinde küçük bi kız vardı, bizzat kendisiydi. Küçük kız bahçede oyun oynuyorken, köye bağıra bağıra "Rumlar geliyor, kaçın!" diyen biri gelir. Ailesiyle birlikte bikaç parça eşyayı alıp çıkarlar köyden. Bir daha geri dönemezler. Bir daha asla görmez rum tarafında kalan evini ve eşyalarını. İşte o zamanlar savaş bu demekti benim için, geride bıraktıkların demekti.

Annem lojmana kapanmazdı, köydeki dikiş nakış kursuna yazılmıştı. Çokça arkadaşı vardı evlerine gidip gelirdik. Güzel dostlukları olmuştu. Evlerine ayakkabıyla giren, farklı yemekler tatlılar yapan, bizi şaşkınlıkla ve büyük bir samimiyetle kabul eden teyzelerdi onlar. Kiminin akrabaları kalmıştı rum tarafında, kiminin evi toprağı bağı bahçesi. Sıfırdan başlamışlar herşeye. Yaşayan bi müze gibi Kıbrıs. Bir ev; bir müze var hafızamda, duvarlarında kurşun izleri. Fotoğraflar asılmış heryere. Bir banyo etrafta yine kurşun delikleri, kan izleri hiç dokunulmamış gibi. Ve tek kare fotoğraf. Bir anne üç çocuğuyla sığınmış banyoya, küvete. Kaçamamış, orda vurulmuşlar. İşte o evi müze yapmışlar Dr. Nihat İlhan'ın evi. O zamansa savaş çocukların ölümü demekti benim için. Annelerin ölümü.

Sonra Barış ve Özgürlük Anıtını, müzesini gezdiğimizi hatırlarım. Rehberimiz yaşlı bi amcaydı. Etraftaki silahları, mermileri, ölenlerin fotoğraflarını, kıyafetleri anlatmamıştı bizlere; kıbrıs çıkartmasının olduğu gün ne yaşadığını, ne yaptığını anlatmıştı. Rum komşularıyla birlikte güzel günler yaşarken, birden nasıl düşman olduklarını anlatmıştı. Dahası evlerin yakılışını, çocukların ve gençlerin vuruluşunu.

Savaşı dokuz on yaşlarımda böyle tanıdım. Birde babamın gidişleri var tabi. Hatırlarım, bi komşu evine toplanmıştık, askeriye lefkoşe sınırına birlik gönderiyordu. Annemin dizlerine başımı koymuştum saçlarımı okşuyordu, komşu teyzelerden biri karşı koltukta Kuran okuyordu. Annem ve diğer teyzeler aralarında savaş çıkarsa ne olur nasıl gideriz diye konuşuyorlardı. Bikaç valizle eşyasız gelmişken bile bişeyleri arkada bırakmak zordu onlar için. Bazen gülüşüyorlardı ama gergin bi ortam vardı. Lojmanlar birliğin hemen yanında olduğundan dışardan geçen tankların sesi sanki evin içinde yankılanıyordu. Öylece uyukladığımı hatırlıyorum. Babamı düşünüp yanımda olmasını çok istediğimi hatırlıyorum. Dahası, onu görememe ihtimalimi düşünmek istemiyordum ama, savaş bazen buda demekti. Teyzeler bi zaman sonra ürküp ışığı da kapatmışlardı. Sonraki bi kaç günü çok net hatırlamıyorum, babam ertesi gün işten döner gibi gelmişti sanırım eve. Kardak Krizi yüzünden zaten gergin olan taraflar bu seferde bi kaç kendini bilmez genç yüzünden savaşın eşiğine gelmişti. Bir rum genci vurulmuş, iki asker yaralanmıştı. 95-96 yıllarıydı.

Ben hiç savaş görmedim, etrafımdaki kimse savaş görmedi, kimse geride bırakmadı evini, oyuncaklarını, ailesini. Ama bi yerlerde küçücük çocuklar bunları yaşıyorlar. Babalarını bir daha göremeyecekler, evlerine dönemeyecekler. Kimi yakınlarının ölümüne şahit oluyor, kimi vücudundan bir parçayı kaybediyor masumluğunun diyetini ödermiş gibi. Birileri ölüyor, birileri savaşa doğuyor. Kıbrıs benim için çok şey demek. Bugün Filistin Kıbrıs demek. Bugün savaş sadece çocukların gözyaşları değil kanları da demek. Bazen elden gelmeyen, dilden geliverir bir dua olur. O dua ki yerini bulur.

Yersiz bir son belki ama, kelimeler ve benim için içerdikleri anlamlar cümleleri buraya sürükledi. Savaş derken aklımıza gelenler içimizi sızlatıp, dilimizde dua olmuyorsa, hala içi boşsa bu kelimenin ve bi yerlerde birileri ölüyor ama olsun yapacak bişey yok deyip geçiyorsa birileri, daha çok, daha da çok ağlayası geliyor insanın...

Pazar, Kasım 30, 2008

...curiosity kills the cat...

belkide farketmektir sadece; kaderin cümlesinin bize ait olan harfleri. öyle harfler eklemek gerek ki ona pişmanlık duymamak sonradan. çok yanılmak çok hata yapmak yanlış sularda yüzmek doğru harflere yaklaştırmıyormuş insanı. bi harf var aklımda, bi harf var kalemin ucunda, yazsam mı biyerlere yoksa unutsam mı karar veremiyorum. silmek mümkün değilken insan harcamak istemiyor harfleri, endişe duyuyor doğruluğundan. bir harf var kalemin ucunda, merak etmeden duramıyorum nasıl duracak o cümlenin içinde, hayal ediyor ettiklerime tebebssüm katıyorum.endişeler çoğaldıkça unutmak kolaylaşıyor sanki. merak dediğimiz şey keşke hiç olmasa...

Salı, Kasım 11, 2008

Küçükcük bir kızdan parça parça ...

Sınavdan çıktım bi kaç saat önce; yazı yazmak istedim, düşündüm, ufak ufak belirdi kafamda bişeyler... Siyaset olmasın içinde, din-inanç vs. olmasın, hele aşk "aman!" dedim. Yazayım ama şiir olmasın, rastgele cümlelerde olmasın...
Düşündüm çokça zaman, aklıma çocukluğum geldi. Eskilerden dem vurayım istedim, kendimden bahsetmeyeyim; arkadaşlardan, çevredekilerden, ailemden bahsedeyim dedim. Parça parça içimden geldikçe yazayım, hatırlayayım ve mutlu olayım dedim...

Küçükken iki katlı bi evin üst katında otururduk. Etrafta yüksek bi bina yoktu. Aşıklar tepesi denilen bi tepe vardı, evimizin kocaman balkonu işte tam oraya bakardı. Annem titizlenir, korkar, salmazdı dışarı beni. Evin içinde oynardım, pencereden etrafa bakardım. Ufku genişti, gitmeye cesaret edemeyeceğim yerleri görürdü o iki katlı ev. Üç odası vardı ve bu odaların açıldığı bir salonu. Ön tarafta salondan çıkılırdı balkona. Girişi arkadaydı, evin dışından dolaşan, bi merdiveni vardı. Yan taraftaki bahçemize inerdi, ne büyük gelirdi o bit kadar bahçe bana.

Annem gencecikti o zamanlar, düşününce şimdi benim yaşlarımdaymış. Komşularımız severdi annemi; büküktü boynu çünkü, yüreği temizdi, biri bi laf söyleyecek hakkında kötü düşünecek, biri ettiği bi lafa gocunacak diye çekinirdi, ürkerdi. Şendi dahası, gülerdi çokça... Yaşlı çoluk çocuğunu evermiş teyzeler çok çalardı kapımızı, nasihatleri benim bile kulaklarımda. Yaşıtım çocukları olan teyzeler pek gelmezdi evimize, geldiklerinde annemi bi telaş alır evi toptan siler süpürür mutfakta pasta börek yapardı. Herhalde en çok böyle zamanlarda yemişimdir annemin köteğini.

Süslenip püslenip evimize gelen kadınlar bazen sahte bazen içten gülümsemeler taşırlardı. Çoğunun saçı sarıya boyanmış permalıydı, zaten her geldiklerinde ev içinde konuşurlardı bunu. Geldiklerinde annemle birlikte kapıda karşılardık onları, ben annemin eteğinden tutar arkasına saklanırdım. Çoğunun çocukları vardı ama ben kapıdan birlikte girdiklerini hiç hatırlamıyorum, sanki içeri salona girdiklerinde eteklerinden dökülürlerdi. Herkes oturunca çocuklar çıkıverirdi sahneye. Sonra önceden tanıştığım ya da ilk defa orada gördüğüm bu çocuklara ev sahipliği yapardım. Mevsim kışsa zordu çocukları sobalı evimizde memnun etmek.

Gelmelerinden bir zaman sonra oyuncak sepetini alır gelirdim. Bunlar dağınıklık yapacak çok küçük parçalardan oluşmayan, göz boyayacak kadar yeni, kıramayacakları kadar sağlam oyuncaklardı. Ki muhtemelen annem tarafından özenle derlenmişlerdi. Teyzeler uzun kaldığında çocuklar sıkılırlardı; bense yan odaya geçip annemin sakladığı oyuncaklarımı çıkarır, oyunlarda anlık bir başrol üstlenirdim. Herkes gittiğinde etraf toparlanırken annemle benim başrolde olacağımız yeni bi oyun başlardı, çoğu zaman ben bi köşeye saklanıp ağlayan suçlu çocuk olurdum.

Annem legoları böyle zamanlarda hiç sevmezdi. Çocukların ellerinde o legolar tüm eve yayılır, en ücra köşelerde unutulurdu çünkü. Legolar küçüklük hayallerimdi, annemle kurardık o hayalleri. O küçük kasabada bir oyuncakçı camekanından seyrederdik onları. Bazen kocaman bi araba, bazen de bi çocuk şekli verilmiş harika oyuncaklardı onlar. Kafamı kaldırıp annemin yüzüne baktığımda benim kadar istediğini anlardım; bu kadar isteyip almıyorsa derdim, belki o kadar paramız yoktur. İstemezdim, ağlamazdım hiç bi zaman, ısrar etmezdim anneme. O ne alırsa, benim için o, mutluluğumun sebebi oluverirdi.

Çocuk ruhluydu annem belki de çocuktu. Yirmi dört yirmi beş yaşında koca bi çocuktu. Evimize gelen süslü teyzeler gibi değildi, dudaklarını boyamazdı, diz altı eteğini giyer,saçlarını örter dünyanın en güzel annesi olurdu. Annem olurdu.

Yaşlı teyzeler çokça gelirdi evimize demiştim ya; annem mutlu olurdu geldiklerinde. Diz dize oturur, dertleşirlerdi. Kimi gelinini anlatırdı, kimi yeni evlenecek kızını. Annem onların anlattıklarıyla büyüdü sanki. Ben bi taraftan oyuncaklarımla oynar, bi taraftan da onları izlerdim.

Çok oyuncağım yoktu ama hepsinin farklı bi yeri vardı bende, bi oyuncak sadece bi araba, sadece bi bebek, sadece bi tabanca değildi benim için. Bi kapıydı ve bambaşka bi dünyaya açılırdı. Çok fazla arkadaşım yoktu, annem kışları soğukta üşürüm yazları da diğer çocuklarla kavga ederim diye dışarı çıkarmazdı beni. Ama en iyi oyun arkadaşım oydu.

Salonda yatardım, annem ben uyanınca yataktan çıkarmazdı beni. Aşağıya iner, sobanın kovasını doldururdu; her gün o eski soba annemin saatlerini çalardı benden. Sobamız yanıp evimiz ısındığında annem kahvaltıyı hazırlardı, yemek yerdik. Salonumuz kocamandı, evin tüm kapıları bu büyük salona açılırdı, yaramazlık yapmak için diğer odalardan birine girmemişsem günlerimi burada geçirirdim. İki divanımız vardı bir de büyükçe bir masa. Köşede de televizyonu koyduğumuz bir vitrin. Annemle tüm gün oyun oynardık bu salonda. Kahvaltıdan sonra beni televizyon başında bırakır gider işlerini hallederdi, bir zaman sonra ellerinde tabaklarla gelir "Komşum bana gel meyve yiyelim" derdi. Divanlardan birinde otururduk. Ev olarak hangi divanı istersem onu verirdi bana, hiç kavga etmezdik. Çok şey konuşurduk, hep anlatacak bişeyler bulurdu; hayvanları, doğayı, çiçekleri dinlerdim onun ağzından, gazetede okuduğumuz haberler yada türlü insan halleri günlük konuşmalarımız olurdu. Menekşenin gülü kıskanıp boynunu eğişini, güneşi izleyen ayçiçeklerini, camdan vazo yapan cam işçisini, hasta olunca neden ateşimiz çıktığını hep ondan dinledim. Öyle ki Elm Sokağı'nın Fredisini ilk bir gazete güpüründe görmüş, taktığı maskeyi ve oynadıkları anlamsız oyunu annemden dinlemiştim. Belki de o yüzden korkutmazdı filmler beni. Onun evinde yediğimiz meyveden sonra bana geçer, sohbetimize kaldığımız yerden devam ederdik. O yemenileri oyalar, kazak örerdi bense onunla aldığımız boyalarla resim yapardım. Önce onun evini siler süpürürdük, sonra da benim evimi. Oyunlarımız uzun sürerdi, mutlu ederdi kimi zamanda üzerdi beni. Ama sürerdi. Annemle hep oyun oynardık, hep de oynadık...

Sabahları çok erken uyanıverirdim daha aydınlanmamış olurdu hava, kalkar televizyonu açar Lulu'yu izlerdim. Siyah saçları, kırmızı elbisesi olan küçük bi kızdı Lulu. Yaramaz, bilmiş bi kızdı ama herkes severdi onu. Onun maceralarıyla başlardım güne, Lulu gidip yerine gazete okuyan spiker gelince gider babamı uyandırırdım. O da kahvaltısını yapar, kıyafetlerini giyip çıkardı evden. O gidince tekrar uyurdum. Şakacıydı babam, beni hep güldürürdü. Yaptığı her şey, attığı her adım sanki ben göreyim diyeydi. Çok severdi beni, herkesten çok. Bi  şeyle uğraşırken bi anda dönüp göz kırpardı, gülmemeye çalışır ama tutamazdım kendimi. Annemin uyarıp uzak tuttuğu bir çok şeyi onun yanındayken kurcalayabilirdim. Hatta bazen vidaları sıkıştırmama ve böylece ona yardım etmeme izin verirdi. Buna rağmen azdı babam, sonra sonra çoğaldı doldu hayatıma...

Cuma, Kasım 07, 2008

-sınav mınav-

sınavlardan nefret ediyorum. yok yok hayır kötü geçen ve geçmesi muhtelem sınavlardan nefret ediyorum :(

Çarşamba, Kasım 05, 2008

aptalca birşey

bazen atıyoruz adımlarımızı, bazense yalanlıyoruz duramıyoruz sözlerin arkasında, geçiştiriyoruz es geçiyoruz. görmezden geliyor; korkuyor, yanlış şeylere yoruyoruz.

bazen geçiyoruz birbirimizden, bazen dönemiyoruz bakamıyoruz arkalara, bırakıyor boşveriyoruz. yanlış yerlerde oyalanıp doğru yerleri kaçırıyoruz.

sona giden yol... az kaldı.

Pazar, Ekim 26, 2008

İmlecimi kırıp, tuşlarımı çalmışlar...

Çok şey var anlatılacak, çok şey var yazılacak, çok şey var yaşanacak... Yarınlara taşınacak, temel atılacak, inşa edilecek çok şey var... Kırgınlıkları bi köşeye alıp yeni sayfalar açıyorum bu aralar. Sayfalara temiz şeyler yazıp çizip, silgi tüketmemek, boşlukları açıklamalarla doldurmamak, saklama gereği duymamak amaç. Hepsinden daha ziyade; yazarken dokunmamak huzursuz edici herhangi birşeye ve çizerken atlamamak detayları. Dersler sık boğaz ederken, saatleri saatlere bağlayıp boşluktan aşağı itiveriyor insan, arkasından bakmaya fırsat bile bulamıyor bazen. Üzülüyorum. Ödev var, sınav var, teslim var... Ucu ucuna ilmekleniyor herşey, örülüyor birer birer. Bitti demeye nefes almaya mecali kalmıyor insanın. Yine öyle bir zamanda gecenin üç buçuğunda sabahı bekliyorum yeni başlangıçlar için.

Ha bide kelimelerimi silmişler, söylemeyeyim diye. Kimse ulaşmasın diye. Oysa çok şey var anlatılacak, çok şey var yazılacak, çok şey var... Buna da alışırsın biliyorum, buna da "Ne yapalım buda böyle!" dersin. De bakalım. Alış bakalım...
not:1 saat kazanmışım bugün yeni günden çalınmış bir saat, evet koskoca bir saat :)